USD
3,8344
EURO
4,5232
ALTIN
155,3046

Harun Tokak: Önden Giden Atlılar, ülkelerine özgürce geri döndükleri gün…

“Bin kez budadılar körpe dallarımızı, bin kez kırdılar. Yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz. Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!” Horun Tokak’ın yeni kaleme aldığı o yazı: Şimdi Vefa Zamanı             Ben bir köy çocuğuyum. İlkokulu dağlar arasındaki küçük köyümüzde okudum. Bir sonbahar günü babam ağabeyimle benim elimden tutarak İmam Hatip […]

Harun Tokak: Önden Giden Atlılar, ülkelerine özgürce geri döndükleri gün…
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

“Bin kez budadılar körpe dallarımızı, bin kez kırdılar. Yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz. Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

Horun Tokak’ın yeni kaleme aldığı o yazı:

Şimdi Vefa Zamanı            
Ben bir köy çocuğuyum. İlkokulu dağlar arasındaki küçük köyümüzde okudum. Bir sonbahar günü babam ağabeyimle benim elimden tutarak İmam Hatip Okuluna yazdırmak için şehre götürdü.

Annemi hala toprak evimizin önünde, bir elini hafifçe bize sallarken diğer eliyle göz pınarlarına biriken yaşları beyaz yaşmağının ucuyla silerken hatırlarım.

1970’li yıllardı… O yıllarda şehirde okumak zordu. Kurda kuşa yem olmak kolaydı. Köy hayatından gelen çocuklar için şehirde tuzak çoktu.

Ortaokulda derslerim iyiydi. Yıllar bir bir geride kalırken ben de lise yıllarının sonuna yaklaşıyordum. Bütün hayalim bir gün köyüme geri dönmekti. O yıllarda bütün hayali köyünün dağları ile sınırlı bir insandım.

Önce, güzel giyimli, beyefendi, beş vakit namazında öğretmenlerimin yaşantıları kültür kimliğimde kıpırdanmalara vesile oldu.

Sonra diğer öğrencilerden daha farklı yaşantıları olan Nur talebelerini çok sevdim.
Hekimoğlu İsmail’in Minyeli Abdullah’ı, Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sıyla yeni ufuklara yelken açtım.

1970’de Huzur Sokağı “Birleşen Yollar” adıyla beyaz perdeye aktarıldı. Feyza (Türkan Şoray)’ın namaz sahnesi beni derinden etkiledi. Beyaz başörtüsüyle bir meleği andıran Feyza’nın bağrında baharlar çağlıyor gibi geldi bana.

Birkaç yıl önce, bir zamanlar Anadolu’da bir fırtına gibi esen Şule Yüksel Şenler’i İstanbul Bahçelievler’deki evinde ziyaret ettiğimde o sahneyi sordum;

“Hiç de rol icabına benzemiyordu.” Dedim.
“Doğru.” Dedi.

Türkan Hanım çok ağladı o sahnede. “Namazın rol icabı olanı bu kadar insana huzur verirse ya hakiki namaz insana nasıl bir saadet verir, beni bırakma ne olur.” dedi. Ama kopardılar onu bizden.

Hekimoğlu İsmailler, Şule Yüksel Şenler, Necib Fazıllar Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşıyorlardı. İmam Hatip Okulları, Kuran Kursları, cemaatler hummalı bir gayret içindeydiler.
İslami yeni bir diriliş besteleri oradan buradan yükseliyordu. Ama asıl güçlü bir ses Ege taraflarından, cami kürsülerinden, minare gölgelerinden geliyordu. O ses beni çağırıyordu. Ama nasıl gidecektik. O yıllarda böyle bir yolculuğa muktedir değildim. Sanırım 1973 yılıydı. Birkaç kişiden tedarik ettiğim para ile bir Cuma Sabahı Edremit’e gitmek üzere iki arkadaş yola çıktık. Mahkeme Camii’nin avlusundaki şadırvandan abdestimizi alıp mütevazı mabede girdiğimizde kürsüdeki hatiple göz göze geldik. İfk hadisesini, Hazreti Aişe Annemize atılan iftirayı anlatıyordu.

Sanki yüz yıl geçti aradan fakat öylesine aşkla yaşandı ki her şey, bu yüzden öyle berrak ve dün gibi gözümün önünde.

Gerçek ya da efsane fark etmez, Arşimet nasıl madde âlemindeki o büyük keşfinden sonra bir deli gibi çırılçıplak koşarak insanlığın kaderini değiştirecek bir gerçeğe uyanmağa çağırmışsa; O da mânâ âleminde gördüğü hakikate, bütün benliğini hiçe sayarak gözyaşları içinde çırpınarak çağırıyordu bizi. İnsanlığın kaderini değiştirecek bir hakikate koşmaya çağrıydı bu. “Gördüğümü görmekle uğraşıp ateşlerde yanarak zaman kaybetmeyin, ben yandım, hepiniz adına yandım, siz koşun!” diyordu.

Yıllarca kürsülerde ateşten bir gömlek içinde gözyaşları döken bu adam; ataerkil saltanatın, kılıcın kutsandığı, erkekliğin hâlâ neredeyse zulüm ve katı kalplilikle bir görüldüğü, geçmişin hüsranıyla tahammülsüzleşmiş, himmeti unutmaya yüz tutmuş bir ülkenin kürsülerinde ağlıyordu. Durmadan ağlıyordu. Biz onu gören, dinleyen yarı yaralı, yarı yarıya hayatın kenarında doğmuş çoğunluk şaşkındık. Erkek ağlamazdı da bu hepimizden daha mert ve cesur adam neden ağlıyordu? Dinmek bilmeyen bu gözyaşları nasıl ateşin bir ruhtan fışkırıyordu? Derin ela gözleri neler görüyordu? Ruhunda hiç dinmeyen nasıl bir ateş yanıyordu da böyle bir âlemde yakasını yırtarak, göğsünü parçalayarak kendini teşhir ediyordu.

“Niye?” Diyordu. “Sizin ne eksiğiniz var kahramanlardan, haydi davranın, iki el bir baş içindir.”
Bu kabından coşup taşan adam onlardandı, Allah’ın yolunun delisi olanlardan… Bu sır değildi; sır, bundan sonra olacaklardı. “Velilik de nedir.” Diyordu. Geçin onları, bize O’nun yolunda deli lazım. Allah’ın yolunun delilerini arıyorum. Sır, her insanın yapıp ettiklerinde açılırdı.

“Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e ne yöne dönersen dön, insandan ve gönüller yapmaktan geçen bir tezyin istiyor o sonsuz boşluk. Kendi içine bak göreceksin, onun nefesinde var olduğunu ve ona doğru koş, acele et, zaman dar, iş çok, yoldaş az. Kendi acılarını, sıkıntılarını, kusurlarını, emellerini at O’nun boşluğuna… Daha olacağım/olgunlaşacağım diye kendini kandırarak nefsini süslemekle zaman kaybetme. Bu dünyada vefa yok, ölümden dönen yok, ölmeden öl… Tehdide pabuç bırakma, kendi ayaklarınla gir ateşe, seni atacakları ateş kalmasın, sen yan!”

Böyle diyordu bize.
Gözlerim, küçük çocukların gözleri gibi hayretten iri iri açıldı.

Ağlıyordum…
Ömrümde ilk defa bir camide ağlıyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra… Ama ağlayan sadece ben değildim, koca koca profesörler, hâkimler çocuklar gibi ağlıyordu.

Sanki acelesi vardı… Bu ateşten hemen yanmayan kaçabilirdi, bir an evvel daldırıyordu her eline geçirdiğini ateşten göle ve açılıyordu gözlerimiz; kendimize rağmen.

Şimdi geçmişe bakarken o günleri günün saltanatlı saatlerine, fecirlere benzetiyorum. Nereden geldiğini bilmediğiniz ama hissettiğiniz bir geleceğin, kader olan bir geleceğin, bir talihin acılarla, yaralarla, dikenlerle yürünen saltanatlı yoluna. Çoğu zaman endişe verici olsa da yalnız yürümediğimizi bilmenin, dahası kendi adınıza yürümediğinizi bilmenin tesellisi oldu hep.

Aşağı yukarı böyle başlamıştı geçmişi kadar geleceği de uzun yürüyüş…

Nice âlimler, hatipler dinlemiştim ama bu ses başkaydı…

O gün bugün hayallerim, düşlerim, sevdalarım değişti.

İlkin Ege Bölgesi Camilerinde dinlemeye başladığım Fethullah Gülen Hocafendi’nin kürsülerden kükreyişini, inleyişini, ağlayışını, ıstırabını, yeni bir neslin dirilişi için cami cemaatine yalvarışını gözlerimle gördüm. Coşkun akan pınara ulaşıp da göz göze geldiğimizde, bahar görmüş bir dal gibi damarlarıma can yürüdüğünü hissettim. Onun bakışlarında bütün bir insanlığa yetecek aşkı ve sevgiyi gördüm. Yaşamak değil yaşatmak idealiydi onunkisi. Onun için o günleri bir ömre bedel bilirim.

Ben hayalleri köyünün dağları ile sınırlı bir köy çocuğu idim. O gün Hocaefendi şöyle sesleniyordu;

“Açın sinenizi, ummanlar gibi olun kalmasın dünyada mahzun bir gönül.”

Bizi Allah’ın davasına, insanlığa vefalı olmaya çağırıyordu.

“Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir.” Diyordu. “Evet, üzerlerine aldıkları mükellefiyetleri, iki adım öteye götürmeden vefasızlık edip bir kenara çekilenler, zillet ve hakaret damgasını yiyerek aşağıların aşağısına itildiler. Mukaddes yük ve yolculuğa çeyrek gün bile tahammül gösteremeyip yan çizenler ise o gün bugün doğru yolu kaybetmiş sapıklar gürûhu hâline geldiler.

Nihayet dönüp dolaşıp mukaddes çile nöbeti bize gelince, en sağlam vefa yeminleriyle yürüyüp bu koca mesuliyetin altına girdik.

Coşkun ve heyecanlı, azimli ve kararlı idik.

Heyhat… Beklenmedik bir dev önümüzü kesti… Bozduk ettiğimiz bütün o yeminleri. Ve sonra, yeniden, her taraf çölleşmeye başladı. Bütün civanmertlikler eriyip yağ gibi gitti. Güllerin yerini dikenler aldı. Aylar güneşler peşi peşine batarken, ortalığı kasvet dolu bulutlar bastı. Bağ çöktü, bağban öldü; “petekler söndü, ballar kalmadı.”

Hocasına karşı delicesine vefalı bir talebe hikâyesini de o günlerde ondan dinlemiştim.
“Bir zat pek çok talebe yetiştiriyor. Talebeler, bir zaman sonra ufakları açılınca bakıyorlar ki; Ahiret âlemine ait sicil defterinde efendi hazretlerini cehennemlikler arasında görüyorlar. Yavaş yavaş ayrılıyorlar onun yanından, birer birer gidiyorlar.  Vefa bahçesinin tek bir gülü kalıyor. “Dine muhalif bir yanı var  mı üstadın?” diye düşünüyor; kılı  kırk yararcasına dini yaşayan, bu zatta dine ters hiçbir şey görmüyor. Herkes gitse de o kalıyor hocasının yanında.

Birgün Hak Dost diyor ki…
“Arkadaşların neden gitti, sen neden kaldın?”
Sorusunda ısrar edince vefalı talebe cevaplıyor. “Efendim, onların kalb gözleri açılınca sizin durumunuzu gördüler ve yanınızdan ayrılmayı uygun buldular. Bana gelince, gözüm sizde hakikate açıldı.  Size vefasızlık edemezdim.” diyor.

“Evladım!” diyor Hak dostu. “Ben o yazıyı kırk senedir öyle görüyorum, gidecek başka kapı yok ki…” diyor. Bu sözünden sonra ilahi levhalarda değişiklik oluyor, “cehennemlik” yazısı silinip yerine “cennetlik” yazılıyor.

Evet, bu menkıbeyi de ilkin gözyaşları içinde ondan dinlemiştim.
Nice istidatların kalb gözünün açılmasına vesile olan, dünyayı yeni bir değişime hazırlayan Hocafendi’nin, davaya vefa çağrıları ile diriliş türküleri küresel bir besteye dönüşmüş ve ufuklar birbirine sevgiyle seslenmeye başlamıştı.

Şimdilerde, asrımızın bu büyük bilgesi ve onun etrafında hâlelenmiş fedakâr ruhlar, içte ve dışta iftira ile durdurulmaya ve çökertilmeye çalışılıyor.

Gözünü bu hizmetlerde açmış ve şimdilerde 60 yaşını geçmiş, saçları ağarmış bir insan olarak ben şahitlik ediyorum ki, Önden Giden Atlılar dediğimiz bu fedakâr ruhlar, bir yere ‘varma’nın değil, ‘yolda’ olmanın ve o yolda ölmenin sevdasındadır.

Birilerinin çürümüş kalpleri ve felç olmuş beyinleriyle habire ısıttığı ‘devleti ele geçirme, şuraya buraya sızma’ safsatası, onların rüyalarının yanında ne kadar gülünç kalıyor! Devleti ele geçirme sevdasında olan bir insan onca gücünü dünyanın orasına dört bir yanına dağıtır mı?

Bir gazeteci bu büyük insana şöyle bir soru yöneltiyor:

“Öldükten sonra nasıl anılmak istersiniz?”

Cevap yürek yakıcıdır.
“Size garip gelebilir, ama ben hatırlanmak değil, unutulmak isterim. Mezarım hiç bilinmesin, yapayalnız öleyim, o kadar ki insanlar öldüğümü bile fark etmesin, hatta bir cenazem olmasın. Ben kimse beni hatırlamasın isterim.”

Benim gibi hayali köyünün dağları ile sınırlı milyonlarca insanın ufkunu dünyaya açan, bunca güzelliklere vesile olan, dünyanın 160 ülkesinde bayrağımızı dalgalandıran bir insanın bu cevabı ne kadar ibret verici değil mi?

O, unutulmayı tercih etse de O’nun neslimize ve insanlığa yaptığı hizmetler asla unutulmayacak.

Dünyayı çiğneyen ama çiçek çiğnemeyen Önden Giden Atlılar, bir gün “Leylaları” olan ülkelerine özgürce geri döndükleri gün büyük Türkiye rüyası tamam olacak.

“Bitmedi bu kavga, bitmeyecek…

Bin kez budadılar körpe dallarımızı,
bin kez kırdılar.
Yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz.
Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek
Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

YORUMLAR






    0 YORUM