USD
3,8776
EURO
4,5748
ALTIN
161,3250

AİLE HAYATI ADINA DEĞER ÖLÇÜLERİ

Toplum bir ağaç ise, onun çekirdeği fert; kökü ise yuvadır. Bozuk bir çekirdekten sağlam bir kök hâsıl olamayacağı gibi, sağlam olmayan bir kökten de sâlim meyveler hâsıl olamaz. Ferdin salâhâti olmadan, yuvanın sukûneti ve toplumun selâmeti mümkün değildir. Toplumu, toptan ve def’aten ıslah etme gayretinde olanlar, fıtrat kanunlarından ğâfil nâdânlardır. Bir binanın îmârı, tuğlaların topluca […]

AİLE HAYATI ADINA DEĞER ÖLÇÜLERİ
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Toplum bir ağaç ise, onun çekirdeği fert; kökü ise yuvadır. Bozuk bir çekirdekten sağlam bir kök hâsıl olamayacağı gibi, sağlam olmayan bir kökten de sâlim meyveler hâsıl olamaz. Ferdin salâhâti olmadan, yuvanın sukûneti ve toplumun selâmeti mümkün değildir.

Toplumu, toptan ve def’aten ıslah etme gayretinde olanlar, fıtrat kanunlarından ğâfil nâdânlardır. Bir binanın îmârı, tuğlaların topluca ve birden koyulmasıyla değil, tuğlaların tane tane ve belirli bir ölçüye göre örülmesiyle mümkündür.

Bozulma nereden ve nasıl olmuşsa, düzeltme de oradan olmalıdır. Baş ağrısından gözleri görmeyen bir kimse, çareyi ayağına sürdüğü merhemde görüyorsa, o kimse gerçekten kendi hastalığını göremeyecek kadar kör demektir.

Aile müessesesinde yaşanan inhirâfı görmek için, evliliklerde boşanma ile meydana gelen inkırâza birazcık nazar etmek yeterli. Yıkılmış yuvalardan, müstakîm fertlerin çıkması mümkün mü?

Toplumun ıslahı ile vazifeli kimseler, kendileri ıslaha muhtaç kimseler ise, o toplumun vay haline!!! Kendileri problem olanların, problemi çözmekle tavzif edilmiş olmaları, aslında en büyük problemdir. Zira, problemli insan, problem çözemez, problem üretir.

Gâyeden uzak, ahiretten nasipsiz, marifetten mahrum, iffetten yoksun ve Sünnet-i Senniyye’den (A.S) uzak bir yuvada, aile ferdlerinin gerçek mânâda birbirlerine yakın ve hakiki mânâda birbirlerine dost olmaları mümkün değildir.

Aynı dili konuşanlar değil, aynı hissiyâtı paylaşanlar ancak anlaşabilirler. Ya, bir de aynı evde olup ta, birbirleriyle insanca konuşmaya bile muvaffak olamayanlar, acaba bunlar, birbirleriyle hangi hissiyâtı paylaşabilirler ki!!!!

Maksadı dünya olan eşlerin, dünya ve ahirette mesûdâne bir hayatı idrak etmeleri mümkün değildir. Böylelerinin mutlu gibi gözüküyor olmaları, mutlu olduklarından değil, kendilerini mutluymuş gibi, pazarlamak istemelerindendir.

Bir yuvada dünya maksat olunca, hedef menfaat olur. Menfaat devam ettikçe izâfî mutluluk devam eder. Fakat imkan zâyi olup, menfâât zâil olunca, göstermelik mutluluk ta bir anda yuvayı terkeder.

Hayırlı bir eş; sevgiyle dolu, saygıyla serfirâz, hürmetle muhterem, fezâil ile muttasıf, sadâkât ile kâim, mesûliyetini müdrik, ihkak-ı hakk ile mâmur ve hâne-i efrâdı için de bir şems-i münevverdir.

Aynı yastığa baş koymadan, aynı davaya baş koymak lazım. Bir yastığa baş koyanlar, başları ağrıdıklarında, aynı yastığa baş koyduklarının başına ağrı olurlar. Ama aynı davaya baş koymuş olanlar ise; birinin başı ağrıdığında, baştaki ağrıya fedâkârâne ortak olurlar.

Hizmet insanının hâne’sinde eşler, Allah yolunda koşturma adına hep birbirlerine müşevviktirler. Onlar hizmetlerinde birbirlerine zahîr ve müzâhir olurlar.

Hizmet insanı, hizmetin hakkına da, ehlinin hakkına da tecâvüz etmez. Hizmet insanı, taksîmü’l âmâl ve tanzîmü’l mesâi düsturuyla her şeyin hakkını hakkıyla verir. O, ne işperest, ne de hâneperesttir; bilhakis hakperesttir.

Hizmeti evine; evini hizmetine mâni görenlerin her ikisi de aldanmıştır. Halbuki, ev ve hizmet, birbirlerinin mütemmimidirler. Evde huzuru olmayan bir kimse, huzur-u kalb ile hizmet edemeyeceği gibi; hizmette huzuru olmayanlar da, evlerine huzur veremeyeceklerdir.

Aynı yolda, aynı dert ile dertlenen eşler, eş olmanın ötesinde birbirleriyle dert ortağı olmuş olurlar. Böyle bir dert ortaklığıyla, hem başka dertlerden, hem de birbirlerinin başına dert olmaktan kurtulmuş olurlar.

Lüzumlu meşguliyeti olmayan eşler, eşlerini lüzumsuz şeylerle meşgul ederler. Eşlerini lüzumsuz şeylerle meşgul edenler de, onları hiç bir zaman mutlu edemezler.

Evlatlarını ihmal etmelerine, yaptıkları hizmetleri bahane gösterenler, farkına varmadan evlatlarını, canı gibi sevdikleri hizmetlerine, düşman edebilirler. Hizmet için evlat ihmal edilemez. Evlat içinde hizmet fedâ edilemez.

Bir yuvanın rükûnları, anne ve baba, evlerinde tuttukları evlatlarıyla; “ellerinden tuttukları evlatları” aynı görüyorlarsa, işte o zaman gerçek mutluluğu, yuvalarında da görecekler demektir. Zaten gerçekten mutlu olanlar, mutluluğu, başkalarının mutluluklarında arayanlardır.

Hizmet insanına, köstek olmamak ta hizmettir. Ama hizmet insanına destek olmak, bir eş için fazilettir. Çünkü en büyük hizmet; hizmet edene hizmet etmektir.

Bir hâne’nin mübeccel eşleri, çift kanatlı koşturuyorlarsa, tek taraflı düşünmemelidirler. Zira, hizmetin erkeğe bakan kısmı olduğu gibi, kadına bakan kısmı da vardır. Bir kuş tek kanatla uçamayacağı gibi, bir aile de, tek kanatla hizmette koşamaz. Yani hâne’de hizmet, “ZÜLCENÂHEYN” olmalıdır.

Hizmette koşturan ve hizmette takdir gören kimseler, hânelerinde sevimsiz görülüyorlarsa, onların “evlerinde hizmeti temsil etmeyi”, hizmet görmemelerindendir. Halbuki hizmetin hâneye yansıması, hizmete ve hizmet insanına muhabbet şeklindedir.

Hizmet ile hâneyi birbirlerine tercih noktasına getirmek, olsa olsa, o kimsenin basiret ve firâset eksikliğindendir. Çünkü ehli basîret  bir hizmet insanı, hâne’sinin efrâdına, hizmeti bir rakip değil, bir lütuf, bir ihsân gibi gösterir.

Yaptıkları hizmetleri belli bir ölçüye göre yapmaya çalışanların, hânelerinde ölçüsüz adım atmaları düşünülemez.

Bir kısım insanların vazife icabı yoğun çalışma tempoları sebebiyle de olsa, anne-babasını, ailesini, çoluk-çocuğunu ihmal etmesi kat’iyen doğru değildir.

Allah Resûlü (s.a.s), yiyip içmeden kendilerini gece-gündüz ibadete veren ve bu arada ailelerini ihmal eden arkadaşlarına; “Nefsinizin sizin üzerinizde hakkı var, ailenizin sizin üzerinizde hakkı var, Allah’ın sizin üzerinizde hakkı var.. her hak sahibine haklarını, hakkıyla veriniz.” buyurmuştur.

Evet, zannediyorum insanların hem iş yerlerine, hem de ailelerine ayıracakları vakitleri mutlaka belirlenmelidir. Daha işin başında iyi bir mesai tanzimi ile bu meseleyi çok rahatlıkla halledebilirler.

Çalışan insanların memuriyet hayatlarını, iş streslerini vb. eve taşıyıp, orayı bir kaos ortamı hâline getirmeleri; evleriyle alâkalı meseleleri de iş yerine taşıyıp, vakitlerini bu şekilde

israf etmeleri; meseleyi çözme yerine, huzursuzluğun ve verimsizliğin daha da artmasına sebep olacaktır.

Diğer bir husus da; âileye ayrılan zaman içerisinde, bir geziye çıkılacak veya akraba ziyaretine gidilecekse, aile fertleriyle beraber gitme.. ve bu şekilde geçirilen zamanın onlar için ayrıldığını hissettirme.. eve alınacak ihtiyaçları alıp sunarken bir hediye şeklinde takdim etme çok önemlidir.

Hatta sabah evden ayrılırken, “sizi çok özleyeceğim..” esprisiyle dönüp tekrar tekrar geriye bakma.. Bütün bunlar, bir vefanın ifadesi olacak ve bu şekilde eve geliş-gidişler her zaman beklenir bir hâl olacaktır.

Çoğu zaman vazifeli arkadaşlar, işleri icabı günlerce ailelerinden ayrı kalabiliyorlar. Bu durumda da endişe ve kuşkulara mâhâl bırakmamak için, arada bir, telefonla aile, eş-dostlarını arayıp hâl hatırlarını sormaları fevkalade önemlidir. Zannediyorum onları böyle memnun etmek, Allah (c.c)’ı da memnun etmek olacaktır.

Benim tanıdığım öyle insanlar vardır ki, evinden ayrılırken hüzünle ayrılır ve dönüşlerinde de hep bir vuslat yaşarlar. Bunların yuvaları, her zaman huzurla tüter durur ve bu yuvalar, âdeta birer cennet köşesidir.

Bir mü’minin hânesinde, taassubun inat ve kıstasları değil, imanın, İslam’ın ve Sünnet-i seniyyenin muhkem esasları hükümfermâ olmalıdır. Zaten bir mü’min, mutaassıp olamaz, mütedeyyin olur.

Zîra taassup, örfün, âdetin ve hislerin ölçülerini, dînin ölçü ve esaslarından önde tutmak ve o istikâmette körü körüne inat etmektir.

Kur’ân’ın elmas düsturları, Sünnet-i seniyyenin muhkem esasları, seleflerimizin önümüze ışık tutan Nur’ları, yuvalarımızın mamur olması adına ilham kaynaklarımızdır. Fakat yuvaların talihsizliği, bu hakikatlerin, hânelerin içerisinde hükümfermâ olmayışıdır.

Bu esasları bir ölçü bilmeyen ve görmeyen kimseler, nefsin ve hevânın bir sonucu olarak; yerinde gurur ve enâniyeti, yerinde de kibri ve nefreti bir ölçü gibi görür. Ve ne yazık ki ölçüsüz ölçülerle, binbir zahmet ve ümitle kurulan yuvayı, bir nefhada yıkarlar.

Yuvalar ve evlatlar, kimi zaman cehâletin kurbânı, kimi zaman inat ve hasedin kurbânı, kimi zaman da beklentilerin mahkûmudur.

Eşler birbirlerine, anne-babalarının değil, Allah’ın birer emâneti olarak bakmalıdırlar. Zira, nikah akdinde kullar şâhit olsa da, akid; kullar için değil, Allah için yapılır.

Birbirlerine Allahın birer emâneti olarak bakan eşler, birbirlerini zâyi ve ihmal etmemek ve
Allah’ın bir emâneti olarak gördükleri eşlerine, hıyânette bulunmamak için tir tir titrerler.

Yuvanın ikâmesi ve idâmesi adına eşlerin üzerlerine “takva elbisesi” giymeleri elzemdir. Bu “takva elbisesiyle” eşler, birbirlerini insî ve cinnî şeytanların tasallutundan korumuş olurlar. Zaten Cenâb-ı Hakk ta Kur’an’da eşleri, birbirlerini örten elbiseler olarak zikreder.

Ehlini ve eşini muhtemel haramlardan koruyamayan bir kimse, evinde de huzuru koruyamayacağı gibi, hâne’nin fertlerinde de meydana gelebilecek muhtemel ârızalara zemin hazırlamış olur.

Evin içinde ihmale uğrayan fertlerin gözü daima dışarda olur. Bir defa da içeride bulamadığını, gayr-ı meşru da olsa, dışarıda bulursa; işte o zaman ferdin bedeni, içeride olsa da, ruhu hep dışarıda kalır.

Nice, cemâle meftun olup yuva kuranlar, yuvanın kurulmasından hemen sonra, eşlerinde “kemâl” ararlar. Ama ne yazık ki bir kemâlât bulamazlar. Zâten genellikle cemâle meftûn olanlar, kemâlden mahrum  kalırlar.

Aklın ve hissin izdivacı sağlanmadan, sadece duyguların sevkiyle yapılan izdivaçlar, ne yazık ki, duygusal itmi’nanın nihâyet bulmasıyla, çoğunlukla boşanma ile sonuçlanır.

Yıkılmış her bir yuva, topluma potansiyel problemli bir nesil emanet eder. Yıkılan her bir yuva ile, bir nesil olur heder. Birileri “ayrıldık” diye kendilerini tatmin etseler de, evlatlara düşen, sadece bir ömr-ü keder…

Huzuru maddiyatta ve eşyada görenler, eşyanın bin türlü envâını da görseler, evlerinde gerçek huzuru göremezler.

Bu tür maddiyatta ve eşyada huzur arayanlar; “Millet ne der şimdi!!” diyerek, dışa karşı göstermelik bir huzur sunmaya çalışsalar da; evlerinde yalnız kaldıklarında, bîhemtâ eşyalarıyla hayatlarını, ancak kendilerine zindan ederler.

Kur’an’da Cenab-ı Hakk’ın Efendimiz’e (SAV) eşlerine söylemek üzere beyan buyurduğu: “Yâ Muhammed (SAV )!! Eşlerine söyle. Şayet siz dünya hayatını maksat yaparak dünyayı ve dünyanın zînetini istiyorsanız; Gelin!!!Size mehirlerinizi vereyim ve sizi güzel bir şekilde boşayayım.” AHZAB-28. ayeti, yuvaları asıl yıkan sebebin, dünya ve dünyanın zînetinin maksat yapılması olduğunu gösteriyor.

Sünnet’e göre bir hâne’de kadının mûteber olanı, dindârlık ile serfirâz olanıdır. Erkeğin ise mûteber olanı, takva üzere olanıdır. Dindârlık; âhirete müteallik meseleleri, dünyevi meselelerin önünde tutmaktır. Takva üzere olmak ise; iffetle yaşayıp, haram ve günahlardan uzak kalmaktır.

Kendi yakınlarını ihmal edenler, en uzaktakilerle meşgul olurlar. Yakında olanların sorumluluğundan kaçmak için, sorumlu olmadığı uzaktakilerle alâkâdar olmak, sorumsuzluğun bir göstergesidir.

Ahlâkın en güzelinin, en güzel ve özel takdimine, en yakınımızdaki eşlerimiz lâyıktır. Bunun tersi ise, yani başkalarına nâzik ve nârin, eşine karşı, kaba ve softa olmak ise; bunun adı, güzel ahlâk değil; bilhakis riyâkârlıktır.

Eşlerin, güzelliklerini ve özelliklerini, başkalarına beğendirmek gibi bir vazifeleri olmamasına rağmen, hakikatten ğafil eşler, kendilerini başkalarına beğendirmek için, olmadık şekle girerler. Halbuki, Eşlerin güzelliklerini ve özelliklerini, başkalarına karşı değil, birbirlerine karşı göstermeleri, birbirlerine karşı sorumluluklarıdır.

Bir kadının başkasına karşı teberrücü, haramdır. Eğer onu yapacaksa eşine yapması lâzımdır. Bir erkeğin de, irâdesiyle eşinin dışında başka bir kadına bakması haramdır. Bakacaksa şayet, sadaka hükmünde, eşine bakması lâzımdır.

Bir mü’min kadın, evinin dışında belki mukassî gözükmeli ve kendini bir başkasına beğendirmenin derdinde olmamalı. Ama evinde ehline karşı ise diri, cedit ve mücemmel olmalı.

Bir mü’min erkek te, dışarıda ehline karşı vefalı, başkalarına karşı da iffetli olmalı. Mutlaka ehline karşı sadâkatini korumalı. Dışarda başkalarına karşı vakur ve ciddi olsa da, eve gelince, eşine ve ehline huzur soluklamalı.

Bir kadın, kendinin en güzel hâlini, sadece eşiyle paylaşır. Başka bir erkeğe karşı da, tesettürüyle kendini ketmeder. Bir erkek te, en güzel beyan ve tavırlarını başkalarına değil, evindeki eşine takdim eder.

Başkalarına karşı kendilerini beğendirmek için çırpınan eşler, bir müddet sonra, birbirlerini beğenmez hale gelirler. İnsan bir defa eşini beğenip, aldıktan sonra; ne beğenmenin, ne de başkalarına kendisini beğendirmenin derdinde olmamalıdır.

İnsan, dünya hayatında bir tane Gül’e tâlip olmalı. O da kendisinin eşi olmalı. Her Gül’e nazar eden, kendi Gül’ünün farkına varamaz, kokusunu da hakikatiyle duyamaz.

Hânede huzur bir kuş gibidir. Uçtuğu zaman, bir daha ya geri gelir, ya da geri gelmez. Huzuru, hâne kafesinden hiç çıkarmamak lâzım.

Dilinde letâfet, hâlinde nezâket, tavrında zerâfet, ahlâkında nezâhet olan bir eşten, hiç bir eş şikayetçi olmaz.

Eşlerin birbirlerine duygularını izhar ve ifade etmeleri, eşlerin aralarındaki muhabbetlerinin ziyadeleşmesinin vesilesidir. Allah Rasulü’ne (SAV), Hz. Aişe vâlidemizin: “Ya Rasulallah!! Beni seviyor musunuz” diye bir sual tevcih ettiğinde; Allah Rasulü’nün (SAV): “Ya Aişe, ilk günkü gibi, kördüğüm gibi” diye cevap vermesi ne güzeldir!!!

Bir hâne’de eşlerin birbirlerine hitapları, muhataplarının gönüllerini alıcı mahiyette olmalıdır. Efendimiz’in (SAV) mübârek zevceleri Hazreti Aişe vâlidemize bazen “Ya verdetî” (Ey Gül’üm) diye hitabı buna ne güzel mîsaldir.

Allah Rasulü (SAV); “bir kimsenin, eşinin ağzına koyduğu lokmanın sadaka” olduğunu beyan buyuruyor. Ağza koyulan bir lokma, sadaka olduğu gibi, Kur’an’ın beyânıyla, “söylenen güzel söz” de sadakadır.

Bir erkek eşine, fiziken icbar ile hükmetmez. Fikren iknâ eder, fiilen temsil ile te’dib eder. İrâdesiyle ve dirâyetiyle rehberlik eder. Kadın ise bu ölçü ile hareket eden eşine, ancak itaat eder. Zaten kadını fizîken darp eden, irâdesinde ve idâresindeki acziyyeti ifade etmiş olur.

Hâne’de saygı kaybolduğu zaman, aile müessesesinin temelinden, köşenin bir taşı düşmüş olur. Sabır direği de yıkılırsa, hânede şeytanın ateşi tutuşmuş olur. O ateşte yanan yanar. Geriye ise sadece vebâller kalır.

Kendi kusurlarına kör olan eşler, eşlerinin kusurlarına karşı, gözleri pek açıktırlar. Fakat Sünnette bir esastır: “Siz eşlerinizde bir eksiklik gördüğünüz zaman, onların güzel taraflarını düşünün. (Hadis). Demek ki esas olan kusurun ilan ve ifşası değil; huzurun devamı adına, kusurun tekmili ve kusurun setredilmesidir.

İnsanlar, aralarındaki münâsebetlerde fıtrîlik zâyi olduğu için, her yerde farklı bir maske ile kendilerini göstermeye çalışıyorlar. Başkalarının yanında nâzik, kibar ve melek gibi olan bir kimsenin, kendi hânesinde, kendi ehline şeytan gibi tavır aldığını görünce, insan hayret ediyor. Acaba bu kim? Bu kim? diye…

İçeride  başka, dışarıda başka olan eşlerin, içerden bakan evlatları, onlardan utanır; dışardan bu iki yüzlülüğe muttalî dostları ise, zamanla onlardan uzak kalır.

Ölçüsü olmayan eşlerden, müstakîm evlatların hâsıl olması da mümkün değildir. Zîra eğri çubuğun doğru gölgesi olmaz.

Bir hâne’de, evin erkeği sultan gibi hürmet buluyor, evin kadını da, kraliçe gibi takdir görüyorsa; o hâne’de, “huzur saltanatı” kurulmuş demektir.

Hayırlı bir eş olmazsa hânede; hâne’nin içi de, hânenin dışı da, cennete kadar cehennem olur. Bütün bunlara Allah için sabreden bir kimse, dünyada cehennem yaşamış ta olsa, ahirette belki cenneti bulur.

Eşlerin, birbirlerini tanıma ve anlamaları adına, en iyi imkan sağlayacak şey; mülâyemet ile konuşmak ve sabırla birbirlerini dinlemektir. Nitekim insanlar, dövüşerek değil, konuşarak anlaşırlar.

Eşler, evlenmeden önce her ikisi de yarımdır. Evlenince, bir bütün olurlar. Kendini yarım görenler, eksik olduğunun farkına varıp, kendi eşine, eksikliğini tamamlayan bir unsur olarak bakar ve huzuru bütünlükte ararlar.

Hane’de huzur, bir saltanattır. O kaybolunca, hâne artık idare edilmez olur.

Ahirette göz aydınlığı olacak eşler, daha bu dünyada iken eşinin yüzünü ağartmıyorlarsa, farkına varmadan, eşlerinin dünya ve ahiretini birden karartmış olurlar.

Eşlerin, birbirlerinden maddi ve manevi beklentileri, çoğu zaman, hâne’de huzurun zâyi olmasına sebebiyet veriyor. Halbuki, eşler birbirlerine Sünnetin yüklemiş olduğu sorumlulukları yerine getirseler, başka bir şey istemezler.

Eşlerin, birbirlerine karşı vazifeleri olan şeyleri, birbirlerine bir lütuf gibi sunmaları, zamanla birbirlerine karşı kendilerini çekilmez hâle getirir.Onun için eşler, birbirlerinden hiçbir şey beklemeden, birbirlerini sevmelidirler. Yap
>tıklarını da, yapmaları
>gereken vazifeleri bilmelidirler.

Bir eşin, eşine verebileceği en güzel hediye; gönülden ve ziyâdeleşen bir muhabbet, sarsılmaz bir sadâkât, tükenmeyen bir itimat ve evinde dâimî bir huzurdur.

Huzur olmazsa hâne’de; hâne saray da olsa, efrâdına zindan olur. Huzur olursa hâne’de; hâne vîrâne de olsa, efrâdına saray olur.

Ailenin iffeti, mahremiyetidir. Onun korunması, nâmusun korunması gibidir. Ailenin mahremiyeti, evin cidarlarından dışarda mütâlâa edilmemelidir. Zira iç çamaşırlar, dışarıda kurutulmaz.

Dağılmaya yüz tutmuş nice yuvalar vardır ki; mahremiyetleri, köşe bucak dağılmış ve ele, ayağa düşmüştür. Mahremiyeti kalmamış bir hâne’nin, huzurunun kalması da mümkün değildir.

Mahrem meseleler, ne kadar netâmeli de olsalar, ele, ayağa düşmemelidirler. Şayet ele, ayağa düşerse; işte o zaman, erkeğin izzetini, kadının da iffetini zâyi eder. İffetli hiçbir kimse, kirli çamaşırlarını sokakta yıkamaz.

Mahremiyete muttalî bir hâne’de; yatak odasının meseleleri, oturma odasında; oturma odasının meseleleri de misafir odasında, müzâkere ve mütâlâa edilemez. Zira yuvayı ayakta tutan ve koruyan, evin duvarları değil, mahremiyetin cidarlarıdır.

Eşlerini, umumun içinde rezil edenler, evinin içinde aziz edemezler. Kadını aziz eden, kocasına hürmetidir. Erkeği de aziz kılan, zevcesine şefkatidir.

Eşlerinin nâkiselerini, başkalarının yanında ifşâ eden eşler; eşlerini rezîl, huzurlarını da imhâ ederler. Başkalarının yanında, eşlerinin hayırlı yanlarını, hayırla yâd edenler; eşlerini aziz, yuvalarını da huzura ğark ederler.

Eşler birbirlerinin sırlarını korudukları nisbette, birbirlerine güvenlerini muhafaza edebilirler. Ailede güvenin muhafazası, zaten yuvanın muhafazası demektir.

Eşlerin birbirlerine empâti ile yaklaşmaları, birbirlerine sempati ile muamelelerine ve birbirlerini daha rahat anlamalarına vesile olur.

Ailede eşler, ev içerisindeki problemlerini çözme dirâyetini, kendileri gösteremezlerse, kendi yuvalarını başkalarının müdahalelerine açık hâle getirmiş olurlar. Bununla da, birbirlerini idare etmedeki acziyetlerini, başkalarına ilan etmiş olurlar.

Kadının erkeğine itaati, bir züll olmadığı gibi; erkeğin de hatalı olduğu zamanlarda, eşinden özür dilemesi bir tezellül değildir. Tam aksine, kadın itaatiyle, muhtereme bir eş olur. Erkek te özür dilemesiyle, evinin erdemli bir sultânı olur.

Bir hâne’de en büyük Hakk, vifak ve ittifaktır. Vifâkı ve ittifâkı zâyi eden, haklı da olsa, haksızdır.

Bazen haklı olanlar, haksızlık îtirâfında bulunarak, hem haksızlara, Hakkı ve haksızlıklarını göstermiş olurlar. Hem de en büyük Hakk olan, vifâk ve ittifâkın muhafazası adına, kendi haklarından ferâğat ederek, hakperest olduklarını da ispat etmiş olurlar.

Bir hâne’nin fertlerinin haklı olmaları, huzurlu olmalarına vesile olmuyorsa; haksız olup, hâne-i saadetlerinde, huzurla kalmaları daha evlâdır.

Evlilikte eşler ne o ona minnet edecek, ne de o ona. Hayat paylaşılmalıdır. İnsanları minnet altına alıp preslersen rencide oluyorlar. Sen de kredi kaybına uğrarsın.

Fazla değil evde üç defa anne baba kavga edip didişmişse, çocuklar nazarında da kendi aralarında da itibarlarını kaybederler. Anne ve baba aralarındaki bu durumu korumalıdırlar. Bir Peygamber gibi konumunu muhafaza etmelidirler.

Dedemle ninemi hatırlarım. Birbirine o kadar bağlıydılar ki, Munise ninem dua ederken beni bu adamdan bir saat geri bırakma diye dua ederdi. Dedem Haşim ağaya bakan adam korkardı. Heybetli ve vakur bir hali vardı. Ama Munise Hanım onsuz edemem derdi. Ve bir saat arayla ruhlarını Hakka teslim ettiler…”

Beğen beğenme, arzu et etme, bir defa evlenmişsin. Bu hayat yalnız bu dünyadan ibaret değil ki. Esas buranın öbür tarafı var. Burası imtihan yeri, katlanma yeri. Burada katlanmasını bilenlere orada kat kat fazlasıyla var.

Yuva çok önemli. Ailenin temelleri sarsılmamalı ve çocuklar katiyen gözardı edilip bencillik yapılmamalıdır…

Eğer hislerinle hareket edip, Allah’ın en sevmediği mübah olan boşanmayı kullanırsan, Yahudiler gibi mağdup olup aynı kefede mütalaa edilirsin.

Evlendikten sonra her şeye rağmen sabretmek esas olmalıdır. Bütün iradeni ortaya koyarak ailenin devamı için, huzuru için elinden geleni yaptın ama huzurun karşılıklı temini artık mümkün değil, inancında bu mevzuda seni engelleyemiyor ve bağlamıyorsa, o zaman yapacak bir şey yok…

Bir de insanları mutlu görünce öyle seviniyorum ki, hiç bilemezsiniz. İnsanların problemleri olmayınca, insanların problemleri çözülünce hem de çok mutlu oluyorum.

İnsan biraz katlanmasını bilmeli. Zaten fani dünya, hiçbir şeyi ona bina etmeye değmiyor. Hele boşanma, ayrılma meselesi olunca, oturup ağlayasım geliyor. Çok rikkatime dokunuyor. İnsan bir meta değil ki kullanılsın, bir kenara atılsın. Bir de bu dünyanın öte tarafı var, değer mi hiç? Hâlbuki bazı şeylere katlanabilsek, bir arkadaş gibi bazı şeyleri paylaşarak götürsek ne olur?

Efendimiz (a.s.m.)’in hiçbir mucizesi olmasa, 9 hanımını bir arada tutması yeter. Aleyhissalatü Vesselam, hiçbir fiske bile vurmamış. Hanımlarına bir kötü sözünü gösteremezsiniz…”

Sarsılan aileler karşısında kalbim bir enkaz halinde çöküyor. Az bir anlayış Allah aşkına. Bunun ucu öbür âlemde de devam ediyor. Boşanma Allah’ın en sevmediği bir şey. Problem babadaysa, babanın inanç telakkisine düşmanlık oluşuyor. Fertlere iyi eğitim verilemiyor.

Hac ve evlilikte diploma istemeli. Toplum aile molekülleri üzerinde duruyordu. Batı vebası bize sirayet etti. Boynu bükülmüş çocukları düşününce içim cızz ediyor.

Ne olur Allah aşkına diye yalvardığım çok insan olmuştur. Hele boşanayım vs. derse, benden de alakanı kes diyesim geliyor…