USD
3,8377
EURO
4,5328
ALTIN
155,7179

SÜRECİN GETİRDİKLERİ -1

(YURTDIŞINDA ÇALIŞAN) BİR ÖĞRETMENİN GÖZÜNDEN: Not: Özellikle son dört yılda yaşanan sürecin, yurtdışında yaşayan bir öğretmenin penceresinden aktarıldığı bu yazı dizisi, bir yönüyle de tarihe not düşme amacıyla kaleme alınmıştır. “Bu yazıda geçenlerin gerçek olay ve şahıslarla ilişkisi yoktur.” :)) *** Başlarken Anavatandan oldukça uzak bir coğrafyada öğretmenlik yapıyordum. Neredeyse altı yıldır yurtdışındaydım. Ancak bulunduğumuz […]

SÜRECİN GETİRDİKLERİ -1
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

(YURTDIŞINDA ÇALIŞAN) BİR ÖĞRETMENİN GÖZÜNDEN:

Not: Özellikle son dört yılda yaşanan sürecin, yurtdışında yaşayan bir öğretmenin penceresinden aktarıldığı bu yazı dizisi, bir yönüyle de tarihe not düşme amacıyla kaleme alınmıştır.

“Bu yazıda geçenlerin gerçek olay ve şahıslarla ilişkisi yoktur.” :))

***

Başlarken

Anavatandan oldukça uzak bir coğrafyada öğretmenlik yapıyordum. Neredeyse altı yıldır yurtdışındaydım. Ancak bulunduğumuz beldedeki Türk bolluğu nedeniyle çoğu zaman gurbet bile yaşamıyorduk.

Karşılıklı ilişkiler, komşu çatkapıları, Türkiye’ye gidenlere verilen peynir, zeytin, tarhana siparişleri, çiğ köfte geceleri vesâire…

Bu Türklerin bir kısmı komşuydu, bir kısmı da uzak ya da yakın mahallelerde oturmakla birlikte aradaki irtibat bir şekilde devam ediyordu. Meslekleri, sosyal statüleri, mensubiyetleri farklı olmakla birlikte onları buluşturan ortak bir nokta vardı: Okul veliliği.

Bir vakte kadar aramızda farklılıklar mevzubahis olmuyordu. Ehl-i dünya bir velimizin balkonunda sohbetimizi yapabiliyor, bir diğerinin hatırımız için vitrindeki şişeleri indirmediği bir salonda çayımızı içebiliyor, Süleyman Efendi ve Çarşamba’ya intisabı müsellem velilerimizin evlerinde eserlerimizi okuyabiliyorduk.

17 ARALIK VE SONRASI

Ne olduysa 17 Aralık’ta oldu. O gün ben, okulumuzdaki öğretmenleriimizle Türkiye gezisine çıkıyordum. Her şeyden habersiz bir şekilde. Aynı günün akşamı İstanbul’da haberleri izleyince ortalığın kaynadığını gördüm. Endişe verici bir tablo vardı. Emniyet mensupları, kendilerini emniyete almadan, yıllar öncesinden emniyete alınmış insanların yakınlarına operasyon yapmışlardı. Olay çok enteresandı; fakat beni ve arkadaşlarımı, iş ortamımı ilerleyen günlerden yakından etkileyeceğini düşünememiştim.

Biz güzel bir Türkiye turu yapalım dedik; ancak nereye gittiysek insanları gergin gördük. Gezimizin bitiminde görev yerimize geldiğimizde insanların bu olanlar hakkında alıp verdiğini gördük. Bize sorular soruyorlardı, cevabını bilmediğimiz sorular…

Olayın hemen arkasından parti başkanının kendince başarılı bir kriz yönetimi izleyerek bu yapılanların bir yolsuzluk operasyonu olmadığını, hükumeti devirmeye yönelik bir hamle olduğunu ilan etmesi; onun sözlerinin hüccet kabul edenler ya da etmek isteyenlerce benimsendi. Böylece biz de topun ağzına konmak istenen camiaya mensubiyetimiz yönüyle bazı sıkıntılar yaşamaya başladık.

Önce televizyonda elçiler toplantısını izledik. Parti başkanı, tüm elçilerimizi toplamış, bundan sonraki temel görevlerinin bu yapı ile mücadele olduğunu açık bir şekilde anlattı. Bir süre sonra bu toplantının yansımaları ufkumuzda tulû etti. Bazı velilerimiz, “Elçilikten bizi arıyorlar, çocuklarınızı o okuldan almamızı söylüyorlar. “ dedi.

Ardından okuldaki veli resepsiyonlarında ve diğer organizayonlarda velilerin soruları sökün etti. Bir tanesi dedi ki “Hocam sizin işiniz eğitimdi, bu işlere girmeyecektiniz.” Büyük adam konuştu. Hangi işler? Hırsız-polis oyunu.. Dedim ki : “Taa Türkiye’de polisler hırsızları yakalamış, siz bilmem kaç kilometre ötede, hesabını bir öğretmene soruyorsunuz. Bana ne? Ben öğretmenim, sen bana çocuğunu durumunu sor, eğitim kalitemizi sor. Bırak hırsıza da mahkeme hesap sorsun, neden sen bana soruyorsun!

Bir başka tarafgir velimiz dedi ki “ Siz yapılan hizmetleri görmüyorsunuz!..” Dedim ne alakası var abi, bu yapılan hizmetlerle ilgili bir durum değil ki, hukuki bir süreç. Mesele kaldırım, bahçe düzeni, işsizlik, sağlık ve benzeri bir şey değil yani. Sen de ben de işin dışındayız. Bırak adam kendini savunsun, madem ben temizim diyor sen niye gocunuyorsun. Adam orada rüşvet aldı diye burada kaç yıllık dostluğumuza halel getirmeye değer mi?

Neticede korkulan oldu ve veliler yollarını seçtiler: Kimisi diğerlerini etkiledi ya da etkilemeye çalıştı. Kimisi “Batarsak beraberce batalım, hep beraber alalım çocuklarımızı.” dedi. Kimisi elçiliğin fişleme faaliyetlerini duyunca endişelendi ve bizimle yollarını ayırdı. Kimisi çocuklarını aldı; ancak diğer okulları pahalı bulunca geri geldi. Kimisi gittikleri diğer okulların ortamlarının daha da bozuk olduğunu görünce bu işe cesaret edemedi. Dindar arkadaşlarının çocukları okuldan alalım baskılarına mukavemet eden at kuyruklu bir velinin duruşu takdire şayandı. Bir diğeri de farksızdı, ayrı dünyaların insanlarıydık. Bize ilk etapta sırt dönen dindar velilerimizin evlerinden farklıydı evi. Birinin evinde Mushaflar, diğerininkinde Malibu şişeleri diziliydi. Gelin görün ki ehl-i dünya, ehl-i ukbaya uymadı, iftiraya inanmadı.

Sonra birbiri ardınca okuldan aldılar çocuklarını. Okula bakan yönüyle bu manen üzücü bir durumdu. Yıllardır iyi niyetle yaklaşılan inanlar, bir anda arkalarını dönmüşler di.

Ramazanda eski bir velimizle karşılaştık. Yemek ikram ettik, biraz muhabbet ettim. Laf lafı açtı ve yine korkulan noktaya geldi. Nasihatimizi aldık yine: “Olmadı hocam, devletle kavga olmaz.” Şaşırdım, ne zaman makam ve mevkisini kötüye kullanıp rüşvet yiyenler devletin kendisi gibi kabul ediliyordu? Dahası ben bu işin neresindeydim. Devletle barışıklığı meşrep edindiği için senelerce tenkit edilen insanlar, kendi menfaatlerini devletinkilerin önüne geçirenleri eleştiriyor diye ötekileştiriliyordu şimdi.

Son kalanlardan biri de bir arkadaşı tarafından uyarılmıştı. Adamcağız hükumet yanlısıydı; öyle olmasına öyleydi; fakat hâlâ çocuklarını almadığı için elçilik tarafından fişlenmişti. Öyle ya: “Bîtaraf olan, bertaraf olur.” Buyurmuşlardı.

Bu süre zarfında Türkiye’ye tatile gittim. Uzun zaman müşterisi olduğum, askere giderken ve döndüğümde ne kadar ısrar etsem de hesabı ödetmeyen lokanta sahibini ziyaret etmek istedim. Sadece vefa gereği…Hem vaktim sınırlıydı hem yolum uzundu. Yine de gittim. Beni çok soğuk karşıladı, “Sen de mi onlardansın!” demez mi? Meğer eski çamlar bardak olmuş.

Gel zaman git zaman ana babamızla da tadımız kaçtı. Babam dedi ki “Tövbe edip gelin, ben size bakarım, çalışmasanız da olur” Aynı durumu yaşayan başka arkadaşlarım da oldu. 17 aralığı kabul etmek istemeyen babam da parti teşkilatındaydı. Kabullenmesi aylar aldı. Bahanesi hazırdı: “Oğlum ben de biliyorum bunların ş….siz olduklarını. Ama daha iyisi var mı ki! Zaten siyasetçi dediğin şerefsiz olur…” Tabi babamdan bunları duyduktan sonra diyecek bir şeyim kalmamıştı.

Günler günleri kovaladı, yeni eğitim-öğretim yılı için çocuklara referans mektubu almak üzere elçiliğin yolunu tuttuk. Bir süredir bizim okulda okuyanlara zorluk çıkardıklarını duyuyorduk. Sonra bizi uyardılar. Çocuğu gönderdiğiniz okulun adını söylemeyin dediler. Zira okul kara listedeydi. Nereden mi duyduk? Daha geçenlerde mezun olan ve şu anda bize suyun karşısından bakan bir talebemiz üniversiteye giremeyince işi kurcalamış, araya giren milletvekili tanıdıkları “Mezun olduğu okul kara listedeymiş.” demişti. Biz de gidip form doldurduk ve referans mektuplarını aldık. Tabi kısa süre sonra elçilik uyanmış, bundan sonra gelenlerden okuldan yazılan bir dilekçe istemişler. Eskiden de böyle bir şey vardı ama çok üstelemiyorlardı. Şimdi ise bu kaçınılmaz olmuştu. Böylece kimin çocuğu nereye gidecek, bunu yerinde ve zamanında öğreneceklerdi. Malum, hariciyemizin bundan önemli işi olamazdı.

Süreçte tarafsız kalan; ancak eğitim adına çocuklarının bu okulda kalmasını arzulayan birkaç veli de bu referans mektubu yüzünden kayıt aldırdılar. Elçiliğe söve söve kayıt aldıranların bir kısmı ise ticari ilişkilerine zarar geleceğini katiyetle anlayan iş adamlarıydı.

Hem yaz tatilinde vatana gidemedik hem de yeni seneye böyle bir imtihanla başladık. Bunların niyeti bozuk, Türkiye’ye gidenlerin pasaportlarına el koyabilirler, söylentileri ne kadar ciddiye alınmalıydı bilmiyorduk; fakat gitmemenin ne kadar isabetli olduğunu hem zaman hem de gidenlerin yaşadıkları gösterdi.

M. Lutfi Şengül

YORUMLAR

    Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.






    0 YORUM