USD
3,8101
EURO
4,6578
ALTIN
163,2647

Yüzyılın soruşturması başlıyor

Herkes nefesini tutmuş sabırsızlıkla İranlı altın imparatoru Reza Zarrab’ın, başta R.T. Erdoğan olmak üzere Türk ortaklarıyla birlikte ülkesine uygulanan uluslararası yaptırımları delmek suçlamasıyla yargılanacağı ve belki de insanlık tarihinin en büyük davalarından birinin başlayacağı Aralık ayını beklemekte.

Yüzyılın soruşturması başlıyor
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Herkes nefesini tutmuş sabırsızlıkla İranlı altın imparatoru Reza Zarrab’ın, başta R.T. Erdoğan olmak üzere Türk ortaklarıyla birlikte ülkesine uygulanan uluslararası yaptırımları delmek suçlamasıyla yargılanacağı ve belki de insanlık tarihinin en büyük davalarından birinin başlayacağı Aralık ayını beklemekte.

Kaderin garip bir cilvesidir ki Aralık ayı, Türkiye’nin yakın tarihi açısından da bir dönüm noktası teşkil etmekte. Zira Anadolu toprakları, 2013’ün Aralık ayında, devlet bürokratları, bakan çocukları, Zarrab’ın da aralarında bulunduğu iş adamlarının yanı sıra Erdoğan’ın oğlu Bilal’i de kapsayan belki de tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonuna tanıklık etmişti.

İki Dava Arasındaki Fark

Türkiye’nin maruz kaldığı zararın büyüklüğünü tam anlamıyla idrak edebilmek için Türk ve Amerikan emniyet ve yargısının Zarrab ve Erdoğan liderliğindeki bu Türk-İran şebekesine yönelttikleri suçlamanın mahiyetine projektör tutmak gerekir. Buna göre, Türk emniyet ve yargısının 2013’de bu şebekeye yönelttiği suçlama “Yolsuzluk, rüşvet alma, kaçakçılık ve resmi belgelerde sahtecilik amacıyla örgüt kurmak, yönetmek ve üyesi olmak” iken; Amerika’nın suçlaması ise “Amerikan finans sistemini kullanarak İran’a uygulanan yaptırımları hafifletmek ve ekonomik ambargoyu delmek”.

Deneyimli gazeteci Kamil Maman’ın da belirttiği gibi bu iki suçlama arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Erdoğan, sürekli Türk Ceza Kanununda “İran’a uygulanan yaptırımları delmek” gibi bir suç tanımlaması olmadığına atıf yaparak kendisine yöneltilen eleştirilere şu şekilde cevap veriyor: “Biz Türkiye olarak İran’a yaptırım kararı almadık. Dolayısıyla İran ile yaptığımız ticaret yasaldır, suç değildir”. Sonra da, bir yandan “İslami” bir devlete uygulanan ambargoyu deldiğini; diğer yandan da bu ticaret sayesinde Türkiye’ye ekonomik bir sıçrama yaşattığını iddia ederek kendi tabanını ve kamuoyunu ikna etmeye çalışmaktadır.

Kafa karışıklığını gidermek için konuyu;

1-) İç Hukuk Boyutu

2-) Ekonomik Boyut

3-) Güvenlik Boyutu

Şeklinde 3 başlık altında incelemeye çalışalım.

1-) İç Hukuk Boyutu

Belirttiğimiz gibi Türk yargısının bu Türk-İran şebekesine yönelttiği suç, İran ambargosunu delmek değil “yolsuzluk” ve “rüşvet”tir. Yolsuzluk ve rüşvet ise tüm çeşitleriyle, hangi ad ve unvan altında ve hangi amaçla olursa olsun, sadece iç hukuk değil, dünya hukuk sistemlerinin yanısıra semavi gayr-i semavi bütün dinlerin onaylamadığı bir suçtur. Bu suçları işleyen kişinin, “İslami”liği zaten tartışmalı olan bir devlete uygulanan ambargoyu kaldırmak ve ülke ekonomisini kalkındırmak gibi argümanlara başvurmasına hak vermek mümkün değildir. Bu meselenin sade iç ve yerel boyutu.

Meselenin bir de uluslararası boyutu var. Erdoğan’ın, “Amerikan hukuk ve ceza sistemi bizi ilgilendirmez” demesi gerçeği yansıtmıyor. TCK’da “İran ambargosunu delmek” diye bir suç olmadığı doğru ancak nükleer silah üretme programı nedeniyle İran’a uygulanan yaptırımlar sadece Amerika kararı değil aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi kararıdır ve üye ülkeleri bağlayıcıdır.

2-) Ekonomik Boyut

Bu boyut karmaşık gibi göründüğünden biraz detaylandırmak gerektirmektedir. Kamil Maman’ın Erkam Tufan ile yaptığı ve Youtube sayfasında yayınlanan söyleşide meseleye ışık tutacak çok değerli bilgiler var. Konuyu şu şekilde özetlemek mümkün:

Erdoğan’ın, “Türkiye, İran ambargosunu delerek büyük ekonomik menfaatler elde etti” söylemi gerçekleri yansıtmıyor. Türkiye’nin menfaatine olan şey ambargoyu delmek değil, bilakis ambargoya uymaktır. Zira BMGK üye ülkelerden İran ile olan bütün ekonomik ilişkilerini kesmelerini istememiş, aksine yapılan ticaretin nakit para ve nükleer programın ana maddesi olan uranyum zenginleştirmesini engellemek maksadıyla altın üzerinden gerçekleşmesini yasaklamıştır. Yani İran’la sınırlı olarak gaz ve petrol alışverişine müsaade etmiş, ancak karşılığının nakit para (dolar) ve altın olarak değil İran’ın ihtiyacı olan gıda maddeleri, elbise, inşaat malzemeleri vs malzemeleri satarak, yani ticaret yaparak ödenmesini talep etmiştir.

Bu çerçevede Amerika, Türkiye’nin de içinde bulunduğu müttefik ve BMGK üyesi devletlerden para transferi, dış ticaret finansmanı ve uluslararası yatırım faaliyetleri için kendi muhabir bankalarıyla çalışacak yerel bankalar belirlemesini ve İran’ın petrol ve gazdan kazandığı paraların bu bankalarda muhafaza edilmesini istemiştir. İran hükümeti veya İranlı şirketler ise bu paraları, nakit veya altın olarak değil, ilgili ülkeyle ticaret yaparak ve muhtaç olduğu malzemeleri satın alarak karşılığın alması şeklinde tasarlanmıştı.

Türkiye İran’dan petrol ve gaz alacak, İran da karşılığında Türkiye’den ilaç ve gıda maddeleri gibi muhtaç olduğu malzemeleri alacak olması nedeniyle bu sistem açık bir şekilde Türkiye’nin lehine işleyecekti. Dolar ve altın ülkede kalacak, ayrıca Türk ürünleri satılıp para kazanılmış olacak ve dolayısıyla dolarlar ve İran’a ihracattan elde edilecek vergiler Türkiye Hazinesine gidecekti.

Ne var ki kâğıt üzerindeki bu plan gerçek hayata aynen olduğu gibi yansımadı. Erdoğan ve Zarrab liderliğindeki Türk-İran şebekesi, banka belgelerinde sahtecilik yaparak paravan şirketler üzerinden hayali ihracat yapılmış gösterdi. Kağıt üzerinde her şey normal ve yasal görünüyordu. Ancak İran’dan gaz ve petrol aldığını, İran’ın da karşılığında Türkiye’den dolar veya altın değil malzeme satın aldığını iddia etti. Dolayısıyla banka kayıtlarında ve Amerikan finans sisteminde Türk bankalarında İran’a ait para görünmemekte, ancak gerçekte ise paralar bankalarda olduğu gibi durmaktaydı. Ancak sistemde görünmeyen bu paraların bir şekilde çekilmesi gerekiyordu. Bu nedenle İran parası, şebekeye ait paravan şirketlerin hesaplarına yatırılıp sonra da vergisi olmadığı için altın veya Euro olarak Zarrab’ın kuryeleri vasıtasıyla yasadışı yollarla İran’a gönderildi ve bu şekilde Amerika ve BM’nin İran’a uyguladığı ambargo delinerek İran’a ekonomik olarak nefes aldırılmış oldu. Tabii ki bunun maddi bir karşılığı vardı. Milyar dolarlara varan paralar   “komisyon” adı altında şebeke lider ve elemanlarının cebine gidiyordu.

Bu da şaibeli yollara başvurulmadığı takdirde devletin kasasına girmesi gereken paraların başta Erdoğan ve Zarrab olmak üzere bu şebekenin üyelerine gittiği anlamına gelmektedir.

Burada dikkat çekilmesi gereken konulardan biri de bu şebekenin İran ayağının başındaki milyarder iş adamı Zencani’nin, İran yargısı tarafından yargılanıp “Devlete ait petrol ve gaz paralarını kendi şahsi hesabına geçirmek” suçlamasıyla idamına karar verilmesidir. Zarrab’ın patronu Zencani yargılama esnasında işlerini yürütmek için Türk yetkililerine milyarlarca dolar rüşvet verdiğini itiraf etmişti.

Erdoğan İran ambargosunu delmekle Türkiye’yi iki kere zarara uğratmıştır:

1-) Milyarlarca doların Türkiye’den çıkıp İran’a gitmesi.

2-) Devletin kasasına girmesi gereken vergilerin yasal dairenin dışına çıkıldığı için eriyip gitmesi.

Bu da gösteriyor ki Erdoğan’ın “İran ambargosunu delerek Türkiye’ye ekonomik kalkınma yaşattık” iddiasının içi tamamen boş.

3-) Güvenlik Boyutu

Yolsuzluk skandalının dini ve ahlaki boyutuna hiç değinmek istemiyorum; çünkü bu iki unsurun Erdoğan ve AKP için artık çok şey ifade etmediği herkese ayan beyan. Ancak meselenin güvenlik boyutuna değinmeden de edemeyeceğiz. İşin ta başına dönecek olursak, Erdoğan ve partisi, Amerika ve Batı ülkelerine yaptığı mekik ziyaretlerinin ardından icazet alarak iktidara geldi. “Çıraklık” olarak nitelediği birinci ve “kalfalık” dediği ikinci yönetim döneminde, Batının müttefiki olduğunu açıkça ilan ederek Orta Doğu ve bölgenin genelinde Amerikan-Batı projesini uygulamaya girişti. Kısa sürede Türkiye “yumuşak gücü”yle bölgede popüler bir devlet haline gelmeye başlamıştı ki bir yerlerden düğmeye basılmış gibi Türkiye’nin etrafı “Pers” emelleri güden İran tarafından sarılmaya başlandı ve özellikle Suriye’de “Dur” denildi. Erdoğan’ın bölgede ilerleyişi, Türkiye’nin ezeli ve tarihi hasmı ve rakibi İran ve daha sonra ağırlığını iyice ortaya koyan Rusya engeline takılmıştı. İlk dönem itibariyle Batı blokunda yer alan Erdoğan var gücüyle Esed’i devirip oradaki siyasal İslamcılığın temsilcileri üzerinden kendine bağlı bir “uydu devlet” kurma hayaline kapıldı. Ayrıca bu hayal, Erdoğan’ın DNA’sında zaten var olan “İslam dünyasının halifesi olma” rağbetini iyice depreştirdi. Suriye’de kazanılacak muhtemel askeri bir zafer bu yolda atılmış en önemli bir adım olabilirdi.

Fakat Batı, Erdoğan Türkiye’sinin gücünü sürekli abartmakla birlikte gerekli somut desteği vermekte hep çekimser davrandı. Ancak burada anlaşılması gerçekten çok zor olan bir çelişki ile karşılaşıyoruz. Erdoğan bir yandan var gücüyle Esed’i devirmeye çalışırken, hatta bu yolda uluslararası kanunun dışına çıkarak IŞİD gibi örgütlerle işbirliğine girmeyi bile göze almışken; diğer yandan da Esed’in hamisi, finansal, lojistik ve askeri destek sağlayıcısı İran ile dolar ve altın ticaretine girip ambargoyu deldi. Bu açıkça Erdoğan’ın kendi elleriyle öz düşmanını beslemesi anlamına geliyordu. Diğer yandan da ezeli rakibine ekonomik nefes aldırmak ve mensubu olduğu batı blokunu “satış” demekti.

2007 belki de İstanbul belediye başkanlığı yıllarından beri, yaverleri ile birlikte rüşvet ve yolsuzluk üzerinden İran Devrim Muhafızları’nın kurup kullandığı bu şebekenin ağına düşmüş bir liderin içte ve dışta özgün siyaset geliştirip uygulayabilmesi düşünülebilir mi? Eski içişleri bakanı Muammer Güler’in “Reza! Senin önüne yatarım!” sözü yetkililerin rüşvet ilişkisi veya daha başka ilişkiler üzerinden satın alınmasının nasıl bir milli güvenlik zaafı oluşturduğu izahtan varestedir. Daha ucuz Azeri gazı varken İran gazına abanmamızın başka bir açıklaması var mı?!

Batının güvenini tam kazanamadığı için tam desteğini de alamayan Erdoğan çareyi zaten fabrika ayarlarında mevcut olan popüler siyasal İslamcı söyleme dönmekte buldu. Bu değişim, zaten Sünni İslam dünyasına İslamcı hareketler üzerinden nüfuz eden İran’ın da işine geldiği açık bir hakikat.

Erdoğan “İkinci evim” diyecek kadar yakayı İran’a kaptırdığı için, 2013 de patlak veren tüm yolsuzluk dosyalarını, İran’ın Türkiye’deki casusluk soruşturması olan Selam & Tevhit Örgütü davası ile birlikte kapattı. Zarrap ve diğer tüm sanıkları aklayıp tahliye etmekle kalmadı ayrıca mahkeme, ilk önce inkâr edilen, sonra “polis koydu” denilen yolsuzluk paralarını hem de faizleri ile birlikte sahiplerine iade etme kararı verdi. Bu da yetmedi eşi görülmemiş bir cadı avı başlatarak milli kadroları bir bir tasfiye edip devleti İrancı ve Ergenekoncu kadrolara teslim etti. Askeriye belli bir müddet bu tasfiyelerin dışında kalmayı başardı, ne var ki o da kendisine kurulan son kumpas “kontrollü darbe” veya “sınırlı isyan” ile “… ETÖ” ile mücadele etiketi altında 5-6 yıldır yürütülen bu tasfiyelerden nasibini aldı.

Özetle içerde Perinçek’in, dışarda İran’ın tezlerine teslim olan Erdoğan, Esed’i devirme aşamasından Suriye’de Rusya ve İran’ın tüm şartlarını kabul eder duruma geldi. İçerde Perinçek “O bizim yanımıza geldi” derken İranlı bir gazete de “Türkiye, bölgede İran’ın çizgisine geldi” diye başlık atmıştı geçen günlerde. Siyasi düzeydeki ilişkilerin bir benzerinin askeri düzeyde de yaşandığını gösteren en açık delil iki ülke genelkurmay başkanlarının karşılıklı tarihi ziyaretleri.

Türkiye’de kapatılan yolsuzluk dosyaları Amerika tarafından başka bir suçlama ile bugün tekrar gündemde ve Erdoğan’ın korkulu rüyasına dönüşmüş durumda. 2016’da İran’a uygulanan ambargoyu delmek suçlamasıyla Amerika’da tutuklanan Zarrab açık açık Erdoğan’ı tehdit etmeye başladı. İlk önce eşinin ismini, daha sonra da bizzat kendisinin ismini dosyasına ekledi. Bu adım, Erdoğan’ı hemen harekete geçirmeye yetti. Ancak Washington ile diplomatik bir çözüme ulaşma çabaları hep başarısızlıkla sonuçlandı.

Stratejik Hata

Köşeye iyice sıkışan Erdoğan büyük hatalar yapmaya başladı. Bunun en bariz örneği, ilk önceleri “Bu davanın benimle ve Türkiye ile alakası yok” dediği halde, Zarrab hakkında ABD’ye verdiği 4 ayrı müzekkere ve Halkbankası’nı tasfiye etmeden isim değişikliği ile Amerika’dan yağacak cezalardan kurtarma çabası. Şüphesiz acele ile verilmiş bu kararlar, Erdoğan’ın Zarrab’ın suçlarına ortak olduğunun ispatı olarak değerlendirilecektir.

Son olarak kimsenin üzerinde yeterince durmadığı çok önemli bir konuya daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Zarrab ve diğer sanıkların yargılama esnasında yapacağı itirafların, bu şebekenin ve Erdoğan’ın yolsuzluk ve İran ambargosunu delerek elde ettikleri kirli paralarla hangi kirli operasyonların yapıldığı, hangi terör örgütlerinin finanse edildiği konusunu da içerme ihtimali yüksek. Bu nedenle önümüzdeki Aralık ayında başlayacak olan yargılamada Erdoğan’ın “savaş suçları” ve “insanlığa karşı işlenen suçlar” kategorisinde yer alan ithamlarla karşılaşması mümkün. Zira FBI’ın bütün konuşma, yazışma ve para hareketlerini kayıt altına aldığı daha önce medyada yer almıştı ve ne hikmetse bugünlerde iktidar medyası tarafından farklı bir boyutu ile tekrar gündeme getirilmektedir.

Türkiye’de kapatılıp Amerika’da farklı bir boyutuyla yeniden açılan bu yüzyılın davasının etkileri, sadece Türkiye’yi değil aynı zamanda birçok bölge ülkesini de kapsayacağında şüphe yok.

 

Muhammed Ubeydullah

YORUMLAR






    0 YORUM