USD
3,8216
EURO
4,6665
ALTIN
164,1103

İşkence Dosyası-5

Osmanlı zamanında sistemli işkence var mıydı, bilemiyorum. Bu konuda bir şey

okumadım. Bildiğimiz bir şey varsa özellikle son doksan yılda, topraklarımızda bu musibete dair

çok şey duyduğumuz.

İşkence Dosyası-5
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Osmanlı zamanında sistemli işkence var mıydı, bilemiyorum. Bu konuda bir şey

okumadım. Bildiğimiz bir şey varsa özellikle son doksan yılda, topraklarımızda bu musibete dair

çok şey duyduğumuz. Kim yapar, kime yapar, neden yapar, emir kulu ne demektir, bu işin bir

tahsili var mıdır, bu iş için müsait fıtratlar mı tespit edilir… Bunların hepsi, üzerinde ayrı ayrı

durulması; psikolog, sosyolog, eğitimci ve din adamlarınca kitaplaştırılması gereken hususlar.

 

Az dinlememişizdir evrene hükmeden Vatanperver(!) eyyamında koltuk altına haşlanmış

yumurta konup inletilen Ülkücüleri, çıplak vaziyette tazyikli suya maruz bırakılan Solcuları,

falakalarda inletilen Nurcuları…

 

İnsanlığın yamyassı edildiği adayı zaten hiç anmayayım.

 

Yirmilerin sonlarından, yetmişlere kadar devam eden bu silsilenin seksenlerde de gemi

azıya aldığı günler yaşandı.

 

Dünden bugüne yaşanan süreçten bazı kesitler sunup sözü günümüze getireceğiz.

 

Altmış ihtilalinde camiyi dükkan gibi vaktinde(?) kapatmıyor, cemaate okuduğu aşr-ı

şerifin tercümesini yapıyor, Daru’l-Hadis Camii’nin imam odasında hadis dersi yapıyor ve

vaazları alaka görüyor diye der-dest edilen genç bir vaiz… Neyse ki hakaret ve itip kakmayla

atlatmış.

 

Tabi rahat durmamış, İzmir’de de etrafında insanlar hâlelenmiş. Orada da sıkıntılar,

sıkıntılar. Yetmiş birde altı ay misafir etmişler(!) Etrafındakiler akıllanmamış. Yahu bu adama

dokunan yanıyor, yakınlık yakıcı, uzak duralım dememişler. Ne yaparsın, kalplere ipotek

konmuyor. Kastamonu’da yanına gelen Çaycı Emin’e nasihat eden dertli gibi, “Kardaşım bana

yaklaşma, sana da ilişirler!” demişti o da. Ama Çaycı Emin dinlememişti, sen nerede, ben

orada…

 

Seksen öncesinde hava yeniden dumanlanmıştı. Takipler, tazyikler… Dindarlara İzmir’i

dar ediyordu donuna kadar milletin aldığı yıldızlı takımı. Kim neye hizmet ediyor belli değildi,

ortalık kurtlar sofrasına dönmüştü. Bazen sağ diyenin de sol diyenin de ipi, aynı adamın elinde

çıkıyordu.

 

Kürsülerden terörü, kargaşayı lanetlese de “En kötü devlet, devletsizlikten iyidir!” dese

de sulta kurmak isteyenler tatmin olacak gibi değildi. Bedel istiyorlardı, turrayı kesiyorlar, sikkeyi

basıyorlar, salla başı al maaşı, ne diye milleti şuurlandırıyorsun diyorlardı.

***

Sonbaharda onunla tanışıp kışın dönmeyi düşünmeyen yiğitlerden biri de Mehmet

Özyurt Hocaefendi’ydi. Uzun süre tanışmayı hayal ettiği insanla koca Türkiye’yi bırakıp aynı

camide görev almakla şerefyab olmuştu. Biri vaaz veriyor, diğeri de namazları kıldırıyordu.

 

Mihraba devam etmekle kalmıyor, çok sevdiği hocasının sohbetlerine katılıyor, onun

misafirlerini evinde ağırlıyor, kendisine terettüp eden ne iş varsa yapmaya çalışıyordu. Bunlar, o

dönemde büyük suçlardı.

 

Nihayet ihtilal furyası ona da isabet etmişti. Bir akşam vakti dostlarıyla bir evde sohbet

yaparken mekanı basan kahraman Türk(?) polisi, onu da yanındakileri de alıp götürmüştü.

Suçları büyüktü, zira elindeki kitabın cildinde “El-Tâc” yazıyordu. Bu meşhur bir hadis kitabıydı,

yani cürm-i meşhud. Taca- tahta talip olsa neyse, Tac adlı eserin beşinci cildinden hadis

okuyor. 11 Şubat 1983 akşamı bu cürüm sebebiyle, arkadaşlarıyla birlikte bir meçhule doğru yol

aldı.

 

İçeride insan misafir etmekten ne anladığı belli olmayan insan bozmaları yapmadıklarını

koymuyorlar. O ve hala hayatta olan bir yol arkadaşını ezdikçe eziyorlar.

 

Bu kutlu misafirler serbest kalınca ne mi yaptılar, ne yapacaklardı ? Haksız yere mi eziyet

gördüler ki dönüp gitsinler; haksızları haksızlıklarıyla baş başa bırakıp soluğu sohbette aldılar.

Öyle ya, dışarıdaki arkadaşları, yaptıkları işte bir yanlış görmedikleri için sohbetlere devam

ediyorlardı.

 

Ancak onların sohbet yapılan salona giriş sahnesi çok elem vericiydi. Kapıda kollarına

girenler onları içeri bıraktıklarında çocuk gibi emekleyerek boş buldukları bir yere geçtiler. Vefalı

dost çok duygulandı, ağlamamak elde değildi.

 

Falakadan öyle hale getirmişlerdi ki ayaklarının altındaki kemikler görünecek hale

gelmişti. Uzun süre rahat yürüyememişler, namazlarını neredeyse altı ay oturarak kılmışlardı. En

zoru da bu yaraları hanımlarından gizleyebilme faziletini göstermeleriydi belki. Zira bu eziyetler

nedeniyle taşıdıkları nişaneler, ötedeki şeref madalyaları olacaktı.

 

Birinin ruhu şad, diğerinin de yolu açık olsun.

 

M. Lutfi Doğan

YORUMLAR






    0 YORUM