USD
3,8226
EURO
4,6664
ALTIN
164,1433

İşkence Dosyası-6

Osmanlı’yı çok sevmek, onu kusursuz addetmek değildir malum… Onun zümrüt yamaçlarında işkence dikenleri bitmiş miydi, olabilir. Neden olabilir, zira melek değillerdi, insanlardı.

İşkence Dosyası-6
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Geçen yazıya, “Osmanlıda işkence var mıydı?” sorusuyla başlamıştım. Sorumluluk gereği biraz araştırayım, dedim. Ayakları tam olarak yere basmasa da bir şeyler bulmadım değil. Hele kaynaklardan birinde bugün işkenceye alkış tutan “Oda TV” referansını görünce, araştırma niyetimi sümenaltı etmemekle birlikte öteledim.

Osmanlı’yı çok sevmek, onu kusursuz addetmek değildir malum… Onun zümrüt yamaçlarında işkence dikenleri bitmiş miydi, olabilir. Neden olabilir, zira melek değillerdi, insanlardı.

“Eee bugünküler insan değil mi?” derseniz, evet şeklen insandırlar. Sureten kabul etsek de sîreten nasıl insan deriz, bilemiyorum. Bugün de olsa, Osmanlı’da da olsa zulüm, zulümdür.

Afrika’da ırkdaşlarını canlı canlı yakan kalbi cildinden daha kara zalimleri görmüştüm bir videoda… Altına yorum yazan bir takipçi, durumu o kadar güzel özetlemişti ki: “İyi ki varsın cehennem!…”

***

Böyle bir izahtan sonra gelelim günümüze ve günümüzdekilere emsal teşkil eden bir önceki kuşağa…

Bugün bahsetmek istediğim mağdur, isimsiz bir kahraman.  İsmi meçhul kalmalı, zira kendisi hayatta…

1983’te, Evren’in bir sağdan bir soldan astığı günlerde evi basıldı, kapıdan girer girmez gırtlağına sarılıp kafasını duvarlara vurdular, elini ayağını zincire vurup gözlerini bağladılar.

Suçu sabitti; gençliğe sahip çıkmak isteyenlere katılmıştı. Yurda müdür olmuş, oradaki talebeleri evladı bellemişti. En büyük suçu da bir dertliye yoldaş olmaktı.

Karşılaştığı başlıca soru şuydu: “Hocayı tanıyor musun?” Zira hocayı tanımak, ateşe dokunmak gibiydi o günün Gavur İzmir’inde…(Bu tanımı aslen kabul etmiyorum, bazılarının gavurca uygulamalarıyla tenasüp teşkil ediyor diye bu tasarrufta bulunuyorum.)

Hoca nerede, nasıl saklanıyor, başka kimler var, bize isim ver ve saire derken sorular ardı sıra sökün ediyor.

Bilse de söyleyesi yoktu, belki de bilmiyordu. Ancak bilmese de onu sorgulayanlara göre biliyor olmalıydı. Ne olursa olsun, ağzından söz alınmalıydı.

Sonuç? Cevab u sevap vermeyince hücre hayatına devam… Hücreler dar, hücreler soğuk. Oturmaya yer yok. Bir yanda Merhum Mehmet Hoca, diğer yanda başka gönül dostları… Neredeyse yirmi günlük kabir hayatı…

Moraller bozuktu, bir gün sorgudan getirilen gönül dostu Mehmet Hoca, “Mahvoldum!” demişti. Birbirlerine moral verdiklerini anlayınca onları ayırmaya karar vermişlerdi.

Hücrede ayakta kaldı, oturamıyordu. Yer yer gözleri bağlı olarak sorgulanıyor, ıslak paçalarıyla tek ayak üzerinde yine gözleri bağı şekilde bekletiliyordu.

Milletin imanı için ağlayan adamı bir defa da eziyetle ağlatmaya çalışıyorlardı.

Konuşmazlarsa yöntem belliydi, ”Konuşmazsanız sorun yok, konuştururuz. Nasıl olsa daha buradasınız!..”

Gerisi malum; falaka, falaka, falaka… Patlayan tabanlar, gecelerin bağrında yankılanan ahlar… kayışlar, askılar, sopalar ve mahşere kalan hesaplar…

M.Lutfi Doğan

YORUMLAR






    0 YORUM