USD
4,4937
EURO
5,2915
ALTIN
186,8043

Hapishane Mektupları -1

Malum olduğu üzere tarih boyunca hadiseler aynıyla değil ama misliyle cereyan edip duruyor. Dolayısıyla da her hadise bir diğerine ayna tutuyor. Hadiselerin misliyle de olsa sürekli tekrar edip durmasından da anlaşılıyor ki bütün bunların altında bir kanun var. Zira bir şey aynı şartlarda sürekli aynı neticeleri veriyorsa, bu onun altında bir kanunun olduğunu gösterir.

Hapishane Mektupları -1
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Malum olduğu üzere tarih boyunca hadiseler aynıyla değil ama misliyle cereyan edip duruyor. Dolayısıyla da her hadise bir diğerine ayna tutuyor. Hadiselerin misliyle de olsa sürekli tekrar edip durmasından da anlaşılıyor ki bütün bunların altında bir kanun var. Zira bir şey aynı şartlarda sürekli aynı neticeleri veriyorsa, bu onun altında bir kanunun olduğunu gösterir.

Mesela normal şartlar altında su yüz derecede kaynıyorsa ve her seferde aynı şartlarda yüz dereceye ulaştığında bu kaynama hadisesi tekrar ediyorsa, biz bu tekrardan anlıyoruz ki suda belli bir derecede kaynama kanunu var.

Aynen bunun gibi tarihi hadiseler de aynı şartlar altında sürekli aynı neticeyi meydana getiriyorsa, bundan anlaşılır ki ortada bir kanun var ve olaylar bu kanuna göre cereyan ediyor. Yeni yaratılan mahlukat bir öncekinin aynısı olmadığı için de hadiseler aynıyla değil misliyle yani birebir benzerleriyle cereyan ediyor.

Hakiki İslam düşüncesinin fikir ve hareket bazında tam temsilcilerinden birisi hatta en önemlisi sayılan ‘Hizmet’ hareketinin de son senelerde başına gelen hadiseler aslında böyle bir kanunun, bir kere daha misliyle tarih sahnesinde kendini göstermesinden başka bir şey değildir.

Evet bu kanun, insan vücudunda mikroplar ile antikorları karşı karşıya getiren, yeryüzünde hayırlı olanlarla şerlileri karşılaştıran, gökyüzünde ise şerir cinlerin melekler tarafından taşlanmasını netice veren “kanun-u mübâreze” diye isimlendirdiğimiz, bütün varlık aleminde kendini gösteren çok önemli bir kanundur.

Bu kanunun bir dönemdeki temsilcileri Hz. Adem ile meşhur şeytan-ı lain olmuş, yeryüzüne intikali netice veren böyle bir mübarezeden sonra bu temsilcilik Habil ile Kabil’e intikal etmiş, başka bir dönemde bu işin temsiline Efendimiz’in karşısına kin ve nefretle dikilenler soyunmuş, günümüze doğru yaklaşınca da Üstad ve O’nu ortadan kaldırmaya çalışanlar bu rolü ellerine almışlardır.

Dikkat edilirse her ne kadar temsilciler farklı farklı olsa da kanun aynı kanundur. Yani şu anda “Hizmet” hareketi de bu kanunun mümessillerinden birisidir (hamdolsun ki menfi temsilcisi değildir) ve yaşadıkları da maalesef bu işin ne ilki ne de sonuncusudur.

Biz bu yazımızda ve silsile halinde bundan sonraki yazılarımızda bir müddet, yukarıda nazari olarak ifade ettiğimiz hususları pratik olarak da ortaya koyabilmek için, Üstad hazretlerinin Eskişehir, Denizli ve Afyon hapislerinde yazmış olduğu mektuplardan bazı kesitler aktaracağız.

Bu mektuplar okunduğunda görülecek ki o dönemde yaşanan hadiselerin temsilcilerinin isimlerini şimdiki temsilcilerin isimleriyle değiştirsek birebir aynı şeyleri söylemiş olacağız. İsim farklılıkları mahfuz hadiselerin tamamıyla aynı olduğunu göreceğiz.

Sözü daha fazla uzatmadan, meselelerin anlaşılmasına yardımcı olacak küçük küçük başlıklarla bahsi geçen bu mektupları aktarmaya başlayalım.

Ama ne olur bu mektuplarda konuşanın Üstat olduğunu, bu Zatın hiçbir zaman inanmadığı bir şeyi söylemediğini, her zaman hakikatlere tercüman olduğunu ve hiç kimseye (bağışlayın) züğürt tesellisi vermek için söz sarf etmediğini aklımızdan dur etmeyelim.

 HER ŞEYDE BİR HAYIR CİHETİ VARDIR

Aziz kardeşlerim, sizin için pek çok müteessirdim, elem beni eziyordu.

Fakat bana ihtar edildi ki; kader ve kısmetinizde, beraber bu hapishânenin suyunu içmek ve ekmeğini yemek vardı.

Bir eser-i rahmet-i İlâhiye ve bir cilve-i inâyet-i Rabbâniyye olarak bu suyu ve bu ekmeği beraber yememizin ve içmemizin en kolayı ve en hafifi ve en hayırlısı ve sevablısı ve Risale-i Nur şakirdlerinin en menfaatli bir dershâneleri ve en feyizli bir çilehâneleri ve düşmanlarına karşı ne derece ihtiyatlı davranmak lâzım geldiğini tâlim eden en hassas bir imtihan meydanı ve her birinde ayrı ayrı güzel meziyetleri bulunan bu arkadaşların birbirinin âlî meziyetlerinden ve güzel hasletlerinden ve birbiriyle tesis ve tecdid-i uhuvvetlerinden istifade etmek ve ders almak için en nurlu bir dershâne, bir tekke suretinde gördüğümden, bu vaziyetten değil şekvâ, belki bütün ruhumla şükür ettim.

Evet, mesleğimiz şükürdür. Ve her şeyde bir vech-i rahmeti, bir cihet-i nimeti görmektir. Umumunuzun elemleriyle müteellim kardeşiniz Said Nursî. (28.Lem’a 2.Nükte)

BİN HAYSİYETİM OLSA KARDEŞLERİM İÇİN FEDA EDERİM

Kardeşlerimden ricâ ederim ki:

Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve “Haysiyetime dokundu” demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim. (28.Lem’a 16.Nükte)

SIKINTILARDAN GELEN BAHANELERLE BİRBİRİNİZDE KUSUR ARAMAYINIZ

Kardeşlerim! Müteaddit defa Risâle-i Nur’un şakirtlerini lâyık oldukları tarzda müdafaa etmişim. İnşâallah mahkemede bağırarak derim. Hem Risâle-i Nur’u, hem şâkirdlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim.

Yalnız size bunu ihtâr ederim ki: “Bu müdâfaamdaki kıymeti muhâfaza etmenin şartı, bu hâdisedeki ağız yanmasıyla Risâle-i Nur’dan küsmemek ve üstâdından darılmamak ve kardeşlerinden—sıkıntıdan gelen bahanelerle—nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnad etmemektir.”

Yalnız tahattur edersiniz ki, Risâle-i Kader’de ispat etmişiz ki: “Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader-i İlâhînin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adâlet eder. Bu meselemizde, insanın zulmünden ziyade, kaderin adâleti ve hikmet-i İlâhiyenin sırrını düşünmeliyiz.”

Evet, kader, Risâle-i Nur talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücâhede-i mâneviye inkişâf etmesinin hikmeti; onları, bu hakikaten çok sıkıntılı olan medrese-i Yusufiyeye sevk etti. İnsan zulmü ve bahanesi bir vesile oldu.

Onun için sakınınız; birbirinize, “Böyle yapmasaydım ben tevkif olmazdım” demeyiniz. (28.Lem’a 18.Nükte)

BİRBİRİNİZE “SEN ŞÖYLE YAPMASAYDIN BÖYLE OLMAYACAKTI” DEMEYİNİZ!

Bir vakit ihtiyar bir kadının sekiz oğlu varmış. Her birisine mevcut sekiz ekmekten birer ekmek verdi, kendine kalmadı. Sonra, her birisi ekmeğinin yarısını ona verdi. Onun ekmeği dört oldu; ötekiler yarıya indi.

Kardeşlerim, ben de kırkınızın her birinin musîbet hissesinin mânevî eleminin yarısını kendimde hissediyorum. Kendi şahsıma âit elemi, aldırmıyorum.

Bir gün fazla muztar bulundum, “acaba hatamın cezâsı mıdır çekiyorum” diye geçmiş hâleti tetkik ettim. Gördüm ki, bu musîbeti kaynatmaya ve tahrik etmeye hiçbir cihette müdahalem olmadığını ve bilâkis kaçmak için mümkün tedbirleri istimâl ediyordum. Demek, bu bir kazâ-yı İlâhîdir. Ve bil-iltizam bir seneden beri müfsidlerin tarafından aleyhimize ihzâr ediliyordu. Kaçınmak kàbil değildi. Alâküllihâl başımıza geçirecek idiler. Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür ki, musîbeti yüzden bire indirdi.

İşte bu hakîkata binaen “Senin yüzünden bu belâyı çektik” diye minnet etmeyiniz. Belki beni helâl ediniz. Ve bana dua ediniz. Hem birbirinizi tenkid etmeyiniz. Demeyiniz ki: “Sen böyle yapmasaydın, böyle olmayacaktı.” (28.Lem’a Tenbih)

DÜNYADA SİZDEN DAHA AZ SIKINTI ÇEKEN YOKTUR

Tahmin ederim, şimdi küre-i arzda Risale-i Nur şakirtlerinden, kalben ve ruhen ve fikren daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünkü kalb ve ruh ve akılları iman-ı tahkikî nurlarıyla sıkıntı çekmezler.

Maddî zahmetler ise, Risale-i Nur dersiyle hem geçici hem sevaplı hem ehemmiyetsiz hem hizmet-i imaniyenin başka bir mecrâda inkişafına vesile olmasını bilerek, şükür ve sabırla karşılıyorlar. İman-ı tahkikî dünyada dahi medar-ı saadettir diye halleriyle ispat ediyorlar.

Evet, “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler” deyip, metinâne bu fâni zahmetleri bâki rahmetlere tebdile çalışıyorlar. (13.Şua Mektup 2)

BİZİ ÇALIŞTIRAN HALIKIMIZ RAHİMDİR HEM DE HAKİMDİR

Şimdiye kadar, Risale-i Nur şakirtleri gibi (bu) çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış.

Evet, Cennet ucuz değil. İki hayatı imha eden küfr-ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı.

Madem bizi çalıştıran Hâlıkımız Rahîm ve Hakîmdir; başa gelen her şeyi rıza ile, sevinçle, rahmetine, hikmetine itimatla karşılamalıyız. (13.Şua Mektup 4)

Hakkın inayetiyle, izin verdiği ölçüde bu mektupları içlerinden bazılarını seçerek aktarmaya devam edeceğiz. Mevla-yı Müteâl’in, rızasına muvâfık işlere muvaffak kılması dileğiyle.

Ragıb HİKMET

YORUMLAR






    0 YORUM