USD
4,5725
EURO
5,3825
ALTIN
189,2874

“İLK SÖZ…”,  “İLK HİCRET…”  ve  “İLK TAŞ…”

Gelin ilk hicretimizi  nereye yaptığımızı biraz düşünelim. Ana vatandan ne zaman ayrılmıştık acaba? Oradan ayrılırken kimlere ne sözler vermiştik; hafızamızı biraz zorlayalım birlikte? İlk hicretimiz; Anadolu’dan, ana-babadan, yurttan-yuvadan, bağdan-bahçeden, evlad-ü iyalden ayrılışımızdır herhalde. 

“İLK SÖZ…”,  “İLK HİCRET…”  ve  “İLK TAŞ…”
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Gelin ilk hicretimizi  nereye yaptığımızı biraz düşünelim. Ana vatandan ne zaman ayrılmıştık acaba? Oradan ayrılırken kimlere ne sözler vermiştik; hafızamızı biraz zorlayalım birlikte? İlk hicretimiz; Anadolu’dan, ana-babadan, yurttan-yuvadan, bağdan-bahçeden, evlad-ü iyalden ayrılışımızdır herhalde.  Kim bilir ne sözler vermişizdir Rabbimize: “Hicret sadece bedenimizi bir diyardan başka bir diyara taşımak değildir. Ruhumuzla da o muhteşem atmosferde yol almamız gerekir. Günahlara, karalamalara, çekiştirmelere girmeden; bizlere yapılan haksızlıkların güft-ü gûsunu etme seviyesizliğine düşmeden, gerçek hicret ufkunda yaşamaya söz vermeliyiz…”

Öyle insanlar vardır ki çıkamaz, gidemez bir yerlere;  taş duvarlar, demir parmaklıklar, yasaklar vardır maddi hicretinin önünde engel olarak. Böyle insanlar  Rableriyle öyle bir irtibata geçerler ki hicret ufkunun zirvelerini zorlarlar. Kimi zaman Mekke’de Kabe’yle buluşur, kimi zaman Medine’nin sokaklarında yürüyüp Efendimizin köyünde soluklanırlar… Kimi zaman da sular ve kıtalar ötesine ulaşır da, sohbet-i cananın sıcak kucağında bulurlar kendilerini… Bunun yanında; ana vatandan sadece bedenimizi başka diyarlara sürükleyip “hicretten nasibini alamama” talihsizliğine yakayı kaptıranlardan olma riskimiz de vardır. Gittiğimiz diyarlarda; atf-ı cürmümüzle, suizanlarımızla kazanma kuşağında kaybetmeye başlayabiliriz. Değişik dönemlerde bizlere yapılan haksızlık ve yanlışları  çekiştirmekle adeta “emzik ayları geçmiş, bir koca çocuğun hala emzik müptelalığına takılıp kalması gibi” günah harmanlarında  toza-dumana bulanarak yaşamaktan daha öteye gidemeyiz dostlar…

Sahi bizler Rabbimize ilk sözü ne zaman vermiştik? Ve ilk hicreti ne zaman, nereden nereye yapmıştık? Mekke’den Medineye mi?…  Sanki çok daha ötelerden; Bezm-i Elest’ten olmalı…  Ne dersiniz, ruhlar aleminde Rabbimize verdiğimiz bir söz olmasın?  O (C.C.)  “Ben sizin  Rabbiniz değil miyim?” demişti de bizler de kıyamete kadar arkasında duracağımız “Evet Rabbimizsin…” sözünü vermemiş miydik?… Ve böylece “Dünya Diyarına” ilk hicretimizi yapmamış mıydık? İlk sözün ve ilk hicretin arkasında vefa ile duracaksak; manevi gıybet taşlarıyla insanları recmetmekten ne zaman vaz geçeceğiz?

Bu “vefa vaadimizi” ifade eden manzum hikâyemizle  muhasebe serimize devam  edelim dostlar:

 

İLK TAŞI ATMAK

Mesih nebi bir gün yolda yürüyordu

Rabbi ona ne ilhamlar sunuyordu

İleride bir güruh pek de öfkeli

Ağaca bağlı adam çaresiz belli

 

Durun! dedi o hassas ferasetiyle

Herkes durdu, peygamberin sesiyle

Belli ki bu zatı recmedeceksiniz

Taşlar elinizde bir an bekleyiniz

 

Atsın ilk taşı, olmayan hiç günahı

Bil ki ey insan tutar mazlumun ahı

Taşlar ellerde öylece beklediler

Nefislerine sorular eklediler

 

Değildi kolay “ilk taşı” atmak öyle

Eller havada, asılı kaldı böyle

Bir bir taşlar yere döküldü ardından

İnsanlar önüne baktı utancından

 

Pek mühim bil ki hikmet avcısı olmak

İbretlik hadiselerden dersler almak

Hak dostu der gıybet manen taşlamaktır

Hem kul hakkı hem de şedit bir günahtır

 

Ölü kardeşin etini yemek gibi

Bir mana âleminde recmetmek gibi

Gıybet edeceksen eğer bir mecliste

Önce bak kendine aheste aheste

 

Hayatın bir film şeridi gibi geçsin

Bir sen, ah ey nefis bir de Rabbin bilsin

İlk taşı atma liyakati, sor kimde

Başkasının suçu nerde, sen nerede…

 

Ümit ULUDAĞ

YORUMLAR






    0 YORUM