USD
3,8101
EURO
4,6578
ALTIN
163,2647

Zamane Fıkraları -18

Ahmet Nesin bizi yine hem güldürdü hem düşündürdü. Babasını da sevmezdim diyeceğim geldi; lakin kendisiyle bir derdim yok. Onu bu süreçte tanıdım ve yazılarında genellikle ayakları yere basan fikirlere rastladım. Bir zamanlar Aziz Bey’in kitaplarını şevkle okuyan ve büyüdüğünde Çatalca’daki Nesin Vakfı’na yardım etmeyi düşünen biri olarak şimdi o dünyadan çook uzaklardayım, kavuşmak hayal oldu.

Zamane Fıkraları -18
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Ahmet Nesin bizi yine hem güldürdü hem düşündürdü. Babasını da sevmezdim diyeceğim geldi; lakin kendisiyle bir derdim yok. Onu bu süreçte tanıdım ve yazılarında genellikle ayakları yere basan fikirlere rastladım. Bir zamanlar Aziz Bey’in kitaplarını şevkle okuyan ve büyüdüğünde Çatalca’daki Nesin Vakfı’na yardım etmeyi düşünen biri olarak şimdi o dünyadan çook uzaklardayım, kavuşmak hayal oldu. Ancak “Yiğidi öldür, hakkını yeme!” demişler. Eğer babası yaşasaydı benim zamaneden fıkralar devşirmem gölgede kalır, usta kaleminden dökülen incilerle milleti mesanesi patlayana kadar güldürürdü.

Ne mi demiş Ahmet Bey? Önce yeni tasarıyı naklediyor: Madem sokağa çıkıp vatana sahip çıkan insanlar askerleri iyi niyetle katletmişler, bundan sonra herhangi bir şekilde yargılanamayacaklarmış. Madem darbe tiyatrosundan hemen sonra milletin evini dükkanını basıp onları darp edenler bu işi cuntacıları haklama(!) kastıyla gerçekleştirmişler; malları haram, kanları helal imiş. Üstelik delile falan da ihtiyaç yokmuş. Şüphe veya emare yeterliymiş.

İşte burada buyuruyor ki Ahmet Bey, demek ki ben darbenin bir numaralı ismi olduğunu düşündüğüm Reis Bey’i öldürme hakkına sahibim. Ahmet Bey’in vicdanı buna müsaade etmese de muhatabının kirli siyasetiyle ihdas olunan kanun müsade ediyor.

Allah meclisteki sayısal üstünlükle bozuk para gibi kanun taslağı basan kalabalığa, bu kanunların(!) sebep olabileceği felaketlerin sonuçlarını görme basireti de versin. Koca şeyhülislamın, İstanbul’a en çok su getiren padişahı azarlarken sarf ettiği cümleyi affınıza sığınarak ucundan göstereyim: “Bu çıkardığın kanunla öyle bir pisledin ki İstanbul’a getirdiğin sular da bunu temizleyemez!…”

***

Oldu olacak derken nihayet tek tip elbise meselesi de tamamına erdi. Van’ın sokaklarını falanın kardeşinin şirketinin parke taşlarıyla döşeyen, İstanbul ana arterlerini filanın damadının ve kızının peyzaj şirketinin mahsulatıyla bezeyen zihniyet onca elbiseyi de kim bilir kimin yelkenine üflemek için diktirecek?

Gerçi tek tipe neden kızıyoruz ki? Siyasette tek gündem, sporda tek takım, partilerde penguen kılıklı tek tip smokinli adamlar, şık salonlarda tek tip garsonlar, kanun benim diyen tek tip giyimli çakma Sicilyalılar, okullarda tek tip çocuklar, konken partilerinde tek tip kokoş teyzeler vesaire vesaire…

Bir tek askeriyenin balolarında tek eşle yetinilmiyor ve çağdaşlar, şevk ile “Eş değiştir!” anonsunu bekliyorlar.

Bunlara alışıktık da tek ilah, tek din anlayışından gelen sözüm ona muvahhidler, on yıllardır vatan hapishanelerinde tecavüzcüler, mafyalar, katiller, teröristler misafir edilirken bu icadı yeni mi buldular?

28 Şubat sürecinde Çarşamba’yı çoktan sel aldı. Kirli eller oraya da uzandı. Bugün oranın tek tip imaj sahipleri de ne yazık ki tek tip diye direten sonradan görme siyasetçilere yahşi çekiyorlar. Tek tipten tek tipe destek…

Oradaki tek tip uygulamasını değerlendiren aynasızlar da tek tipe girip görevlerini icra ediyorlardı. Draman otobüsüne binen cübbeli ve sarıklı tonton ile çarşaflı, peçeli ve eldivenli tıknaz da resmi kimlik gösterip görev yerlerine ücretsiz gitmenin keyfini çıkarıyorlardı. Kimliğin bir köşesinde hangi devlet kurumunun ambleminin olduğunu söylemek israf-ı kelam olur.

Hoş, acem uşakları gibi yeşil bal tuzağı kurmuyorlar ya…  Sadece kılık değiştirip olanı biteni not alıyorlar: Kimin misvağı kaç santim, hangi köşe başında emame imalatı yapılıyor, zemzemin bidonu ne kadar, Efendi bu hafta teşrif edecek mi, cami neden teheccüt vaktinde açık, kim sünnetleri kâmilen kılıyor, ziyaretçiler neden bu kadar fazla, neden sessiz zikrediyorlar, ne dediklerini anlamıyoruz, tesbihin kalbin üzerinde ne işi var…

Gelin görün ki metotlarını beğenmesem de samimiyetlerinden şüphe etmediğim bu tek tip insanlar bugün zulme fetva veriyorlar. Son yirmi senede iki kıymetli mensuplarını şehit ettiklerine inandığım kirli ellerle dost bellediklerinin ittifakını göremiyorlar. Ne diyeyim, Allah basiret versin.

Ya Tek parti kalıntılarına ne demeli? Milyonları görmeyip tek adam tek adam diye tam tam çalanlar bugünkü tek tip uygulamasını neden garipsesin? İçlerindeki tek tük insaf sahipleri bir yana, birilerine reva görülen zulümler onları mutlu etmiyor mu sanki? Hem de daha alası, yemek pişiyor, onların eli yanmıyor.

Peki “Tek dünya, tek millet!” diyesi gelen ve her seferinde yutkunan kurt kırması tek tipi neden garipsesin? Onun tuzu kuru, evi bahçeli, odası manzaralı… Zaten kendisi de tek adam. Değil mi ki tek tip eleman yetiştirme derdinde: Sormayan, sorgulamayan, emredileni uygulayan, yirmi yıldır kendisine “Yahu sen ne ayaksın?” denemeyen tek tip…

Rabbim bunca ayrı tipi tek tipmiş gibi bir kazanda toplayan bu garip devranı tez zamanda bitirirken; tek tip elbise uygulamasıyla izzetleri kırılmak istenen mazlumları “teşâbehet kulûbuhum “kalpleri birbirlerine benzedi)” hitabına mazhar olmaya namzet tek tiplerin şerrinden muhafaza buyursun.

Kerem UMAR

YORUMLAR






    0 YORUM