USD
4,5470
EURO
5,2953
ALTIN
184,9677

                             “HİZMET” KELİMESİ BİZE NELER SÖYLER…

            Hizmet hareketi, hizmet insanı, hizmet etmek gibi tabirleri sıkça kullanırız. Bu kavramlar, iddiasız ve mütevazı ifadeler gibi görünseler de doğru bir muhteva zeminine oturtulmadıkları taktirde,  enaniyet ve gurur girdaplarına  taşıma riskleri  ihtiva ederler.

                             “HİZMET” KELİMESİ BİZE NELER SÖYLER…
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

İsterseniz  önce olması gereken manasını kısaca ifade edelim: “Hizmet” kelimesinden “çi” yapım ekiyle türetilmiş “hizmetçi” kelimesi, doğru bakış açısının adeta sihirli bir şifresi gibidir. Hizmetçi, yaptığı işin ya da ilgilendiği malın sahibi değidir; emanetçisidir. O, işini özenle yapmalı, her tarafı en güzel şekilde temizlemelidir. Mesela bir okulun bakım ve  temizliğinden sorumluysa; düzenli olarak her tarafı pırıl pırıl yapmalı, kırığı döküğü elden geçirmeli ama okula ziyaretçiler geldiğinde artık ortalarda görünmemelidir. Misafirler, okulla ilgili takdirlerini kurum müdürüne veya  sahibine ifade etmelidirler. Bir başka örnekle konuyu biraz daha açmaya çalışalım: Lüks bir otomobilin şoförü , aynı zamanda aracın genel bakım ve temizliğinden de sorumludur. Kendisine emanet edilen arabaya gözü gibi bakar, iç ve dış temizliğini  yapar, hassas bir şekilde kullanır. İşte bu şoför zaman zaman bu arabanın kendisine ait olduğunu işmam eden davranışlar içine girse, ne kadar gülünç ve zavallı bir duruma düşer. Tıpkı bu örneklerde olduğu gibi “hizmet insanı” da Allah’ın davası için yaptığı bütün işlerin sahibi değil bir hizmetçisi ve emanetçisidir. Yaptım, ettim, çattım şeytan üçgenine düşmeden mana-yı harfî gözlüğüyle hadiselere bakabilmeli, müsebbibül esbaba icraatı teslim etmelidir.

Hocaefendi “hizmet insanını” şu şekilde ifade eder: “Hizmet insanı, gönül verdiği dava uğrunda kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da her şeyi sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı’ya karşı edepli ve saygılı… hizmet adına her ses ve soluğu zikir ve tespih, her ferdi mübeccel ve aziz bilip, muvaffakiyetlerinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de, putlaştırmayacak kadar Rabb’in iradesine inanmış ve dengeli… ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel kendini mes’ûl ve vazifeli addedip, hakkı tutup kaldırmada, yardıma koşan herkese karşı hürmetkâr ve insaflı… müesseseleri yıkılıp plânları bozulduğu ve birliği dağılıp kuvvetleri târumâr olduğunda fevkalâde inançlı ve ümitli; yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz ettiği zaman da mütevâzi ve müsamahalı… bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve basiretli; önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçilebileceğine inanmış ve himmetli… uğruna baş koyduğu dâvânın kara sevdalısı olarak, cânı-cânânı feda edecek kadar vefalı ve geçtiği bu şeylerin hiçbirini bir daha hatırına getirmeyecek kadar da gönül eri ve hasbî olmalıdır.”

Zannediyorum buraya kadar, dile getirmeye çalıştığımız  hususlar, insaf sahibi her bir ferdin “evet”  diyebileceği hakikatlerdir. Ancak meselenin ilk etapta akla gelmeyen çok daha riskli bir cephesini sizlere arz etmeye çalışacağım… Hocaefendi’nin “Tevhid Eksenli Kulluk” hassasiyetiyle bizlere vermeye çalıştığı bir hakikattir aslında:

Allah’ın davasına hizmet etmek, oldukça iddialı bir ifade; içinde sinsi bir enaniyet gizli sanki… “Ben ki O’nun davasına destek veriyorum, sahip çıkıyorum, hizmet veriyorum.”  sesleri şeytanın mırıltıları olma riskini  taşıyor… Sanki şöyle demek daha uygun: “O’nun davasına hizmet yoculuğuna girerek aslında ben kendi ahiretime hizmet ediyorum. Rabbimin benim hizmetime ihtiyacı yok ki; benim rıza çizgisinde, tahkik yolculuğunda, yine O’nun lütuflarıyla yol alan bir hizmetçi  olmaya ihtiyacım var.

“Hizmet ettim, ediyoruz… Hizmet insanıyım, insanıyız… Hizmet hareketinin mensubuyum, mensubuyuz…  gibi tabirler hassas bir şuurla, gönül diliyle söylenmezse, “Tevhid Hassasiyetimizi” delik deşik eder de Hocaefendi’nin yıllar önce  “yaptım, ettim, çattım… kurdum…” sitem muhtevalı inleyişini  telmih eder  bizlere:

“Ah yıkılası şirk ifade eden ‘Yaptım!, Ettim!, Çattım!, Kurdum!, Verdim!, Ettim!, Eyledim!…’

Haşa! Haşa ve kella!

Yapan O’yudu! Eden O’yudu! Eyleyen O’yudu! Hey gidi günler…”

Tevhid ufkunda hizmet kavramını, Allahın rızasından sapmadan  değerlendirmek ve doğru  anlamak gerekiyor kanaatindeyiz… Allahın davasına sahip çıkmak, Hizmet ettigini iddia etmek, veya Allah yolunun hizmetçisi  olma zeminine kendimizi oturtmak dikkat edilmezse, çok  ciddi manevi riskler taşıyabilir …

Dilimizle söylemesek de davranışlarımızdan dökülen, haşa; “Allahın bize ihtiyacı var, bizler de bu ihtiyaca giderme yolunda hizmet ediyoruz.” beden dilimize yansıyan sinsi  yorumu, çok iddialı ve şirk eksenlidir maalesef…

Hizmet hareketi içerisinde hizmet etmek;  marifetullah yolculugunda taklitten tahkike doğru , yine O’nun inayetiyle gerçekleştirmeye gayret ettiğimiz,  mütavazı rıza yolculuğunun adı olsa gerektir…

  Efendimizin davasının ve nam-ı celilinin alemlere nizam yapılması ve dünyada  güneşin doğup battığı her yere taşınmasına vesile olunması iddiası, Allah’ın  işlerine sahip çıkma tehlikesini de içinde taşıyabilir …

         Eğer Allah’ın  davası  ve Efendimizin  nam-ı celili,  dünyada bir çok yere ulaşmışsa veya  ulaşmaya da devam ediyorsa bu muvaffakiyet, O’nun icraatının yeryüzüne yansımalarıdır…  O dilerse bu yolculukta bizi vesile olma çizgisinde kullanabilir,  evirir çevirir,  kıvamımızı arttırır…  Rabbimiz bu yolculukta murad eder de bizi istihdam ederse,  bizler haşa O’na birşeyler kazandırmış olmayız,  tam aksine  yine O’nun muradıyla hizmet yolculuğu içinde tutulup lütuf esintilerinden nasibimizi almış oluruz…

Hizmet ederek;  sebeplere müracaat noktasında, rıza kapısını tıklatırız, Rabbimiz lütfeder de o kapıyı bizlere aralarsa, milyonlarca şükreder, iki büklüm olur, kurtuluş müjdemize ulaşma ümidiyle bekleriz öylece…

 Çoğu zaman da “yağacak lütufları” kendi iç dünyamızdaki yanlışlarla  ve çevremizdeki  buruk kalplerin ahlarıyla engelleyiveririz farkına bile varmadan. Herşeyi doğru yaptığımızı zanneder, işlerin neden ters gittiğini bir türlü çözemeyiz… Kim bilir hangi köşede gönüllerini incittiğimiz kırık  kalplerin inleyişleri “Gayretullah Kapısına” ulaşıyor da tersine dönüyordur maddi ve manevi işlerimiz…

          Bir yanda “işleri sahipleme” yanlışımız, diğer yanda da “kırıp döktüğümüz  mahzun gönüller”  birlikte semaya ulaşıyorsa, vay halimize ki vay…. Mühim olan bir an önce bu hatalarımızı fark edip yanlışlarımızdan dönmektir dostlar….

Ümit ULUDAĞ

YORUMLAR






    0 YORUM