USD
4,5470
EURO
5,2953
ALTIN
184,9677

HİKMET PIRILTILARI VE DOĞRU BAKIŞ…

                   Çevremizde sıra dışı bir hadise farkedince hemen dikkat kesilir, hikmetlerini anlamaya çalışırız. Ancak o olağan üstü hadise bir süre sonra sıradanlaşır ve normalleşir. Önemli olan; her eşya ve hadisenin sırlı dünyasına girip monotonluğa düşmeden, hikmet pırıltılarını  keşfetmek olmalı, ne dersiniz?..

HİKMET PIRILTILARI VE DOĞRU BAKIŞ…
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Size bir dahinin hikâyesini kendi dilinden anlatayım:

“Ailem beni anlamakta çok zorlanıyordu. Çevremdeki eşya ve oyuncaklara kardeşlerime göre çok farklı yaklaşıyordum. Mesela; uzaktan kumandalı bir arabamız vardı. Bir süre sonra onu sürmek beni sıkmıştı. Bir gün o oyuncağı söküp içindekileri  ve nasıl çalıştığını keşfetmek istedim. Ancak oyuncağı bozmuş ve sürülemez hale getirmiştim… Benzer hadiseleri sıkça tekrar edince, ben evin uyumsuz ve yaramaz çocuğu olmuştum. Kardeşlerim, babamın tabiriyle akıllı ve uslu çocuklardı. Okula başlayınca da benzer problemleri yaşadım. Anlatılan, bana göre basit konuyu hemen anlıyor ve tekrarlardan sıkılıyordum. Öyle olunca da öğretmen ders anlatırken başka şeylerle ilgileniyordum. Bu da öğretmenimi çok kızdırıyor ve beni azarlıyordu. Teşhisi de koymuştu; “Bu çocuk problemli ve kendisinde dikkat dağınıklığı var.” Evde ve çevremde  sorunları olan, uyumsuz bir öğrenciydim ve artık bunu ben de kabullenmiştim…  Ve başlangıçtaki sıradışı davranışlarım artık her kesin gözünde problemli bir çocuğun sıradan tavırlarına dönüşmüştü. Ta ki inançlı, pedogojiyi çok iyi bilen bir öğretmen beni fark edinciye kadar. O, hem kendimi hem de beni yaratan Rabbimi  keşfetmeme vesile olmuştu… Artık; Allah, kainat, insan arasındaki sırlara kafa yoruyor, bilimle dinin ortak bakışıyla dünya ve uzaya bakabiliyordum. Benimle ilgili problem olarak gösterilen bir çok hususun aslında birer lütuf olduğunu keşfediyordum. ….Ve en çok da şu ilgimi çekiyordu; insanlar her şeye ülfet gözlüğüyle baıkıyordu. Mesela öğretmen, yağmurun yağışını anlatırken sıradan bir mesele olarak bizlere takdim ediyordu. Ancak meseleye hikmetleriyle, dünyadaki denge ve beslenme sırlarıyla bakınca birden bire bir yaratılış mucizesiyle karşı karşıya geldiğimi anlıyordum. Zamanla çevremdeki herşeyin aslında birer yaratılış harikası olduğunu fark ediyordum. Bir kuşun uçuşu, bir yakınımın vefatı, dünyanın kainat içindeki durumu her şey  çok çok sıra dışıydı aslında…”

Bugün yaşadığımız hadiselere de hikmet nazarıyla bakmasını öğrenmemiz gerçekten çok önemli dostlar. Hocaefendi eşyaya,  kainata ve hadiselere bakıştaki  doğru nazarı bize şu şekide ifade etmektedir:

 

“Varlığın en küçük parçaları olan molekül, atom, elektron, proton hatta partiküller (parçacık, tanecik) gibi zerre, zerrenin büyüğü ve küçüğü her şey, kâinatın esasını ve temel yapısını teşkil etmektedir. Biz, âlem-i şehadetteki ilk teayyünleri, elektron âlemiyle ve kimyevî tayflarla müşahede ettiğimiz gibi, ışık ve hareket hadiselerini, çekme ve itme kanunlarını, yine maddenin en küçük parçası sayılan bu iç anatomi sayesinde kavramaya ve keşfetmeye çalışmaktayız.

 

Mekanda bir yer (hayyiz) tutan her şey ve her hareket, kendine has farklı farklı dalga boylarıyla birbirine karışmadan, kader kalemince bütün hususiyetleriyle mekana kaydedilmektedir. Hiçbirinin yazısı diğerini bozmamakta ve varlıklar, bir cebr-i lutfî ile itaat halinde mevcudiyetlerini devam ettirmektedirler. Bir kudret eli, binlerce ve milyonlarca hâdiseyi kaderin pergeli üzerinde öylesine hassasiyetle işlemektedir ki, hiçbir hâdise diğerine karışmamakta, umumî ve hususî nizamı bozmamaktadır.

 

Biz, bütün bu baş döndürücü nizamın verâsında eşyaya şekil veren kudret elini, her şeyin temel kanaviçesi kader programını ve bu programın yaratıcısını biliyor ve her şeyi O’na bağlıyoruz. Yine biliyoruz ki, Allah (cc), yarattığı bu eşyayı, insanların nazarlarına, müşahedelerine arz etmeden evvel, her şeyi bir hesap ve plana göre hazırlamış ve programa koymuştur. Zira kâinatta her zaman ve her yerde bir kudret, ilim ve iradenin tedbiri, tedviri ve tasviri görülmektedir. Bu kudret, önce ilmî kader ve programlar altında eşyayı tayin ve tespit buyurmuş, sonra da sırası gelene adeta ‘buyurun’ diyerek onları sahneye sürercesine varlık sahasına çıkarmıştır.

 

Kâinatta, zahirî yönüyle bir kısım karışıklık ve nizamsızlık varmış gibi görünse de, esasen bütün evrende baş döndürücü bir nizam ve âhenk vardır. Bir taraftan hemen her gün müşahede ettiğimiz bir mumu, sobayı veya lambayı; diğer taraftan, dünyamızı aydınlatıp ısıtan güneşi göz önüne getirip düşünelim. Bunların herbirinin bir ışık ve ısısı vardır; ama hiçbirisi birbirine karışmamaktadır. Biz bunları, sahip oldukları farklı dalga boyları ile birbirinden ayırmaktayız. Dalga boylarının farklı olması, kâinatta cârî olan bir kanundur. Bu hususiyet ve kanun ile kâinatta her şeyin nizam içinde hareket etmesi, Allah’ın (cc) her şeyi görüp gözettiğini ve her harekete müdahale ettiğini göstermektedir. Esasen hilkat âleminde her an sürekli kitaplar yazılmaktadır ve bunların hemen hepsi de, önceden planlanmış bir kader ve nizam içinde olmaktadır. Evet o mutlak kudret ve irade sahibi Cenab-ı Hak, her şeyi önceden takdir ve tayin etmiştir. İşte kâinat da bu kader planı üzerine yazılmış bir kitaptır. Bu kitabın harfleri ve alfabesi atomlar ise, kelimeleri de moleküllerdir. Canlı ve cansız bütün varlıklar ise bu kitabın cümleleri mahiyetindedir. Allah (cc), ‘O Rabbinin adıyla oku ki, O hilkat âlemini kurdu’ (Alak, 96/1) ayetiyle okumayı emrederken hilkat sahasına dikkat çekmekte, okuma meselesini hilkate bağlamakta ve insanları kâinat ve hilkat kitabını okumaya davet etmektedir.”

Asrımzda, özellikle şu günlerde zahiren yaşanan zorlukları ve sıkıntıları kainata baktığımız gibi, mânâ yı harfi gözlüğüyle ele alabilmemiz gerçekten kaçınılmazdır…  Yukardaki “dâhi” örneğinde olduğu gibi, mânâ yı ismi gözlüğüyle hadiselerin tenteneli perdesine takılmadan hikmet pırıltılarını;  okyanusta değerli madenleri bulmaya çalışan bir dalıgıç hassasiyetiyla keşfetmeye çalışmamız gerekiyor… Üstadımız kainata üç vecheden şöyle bakıyor:

 

“1- Dünyanın birinci yüzü, Cenâb-ı Hakkın isimlerine bakar. Allah’ın isimlerinin nakışlarını gösterir. Mânâ-yı harfiyle, yani ayna gibi başkasını gösteren vücudu ile Allah’ın isimlerinin aynası hükmündedir. Dünyanın bu yüzü Allah’ın hadsiz isimlerinin hadsiz mektupları mahiyetindedir; bu yüz gâyet güzeldir. Nefrete değil; aşk derecesinde sevilmeye lâyıktır. Çünkü dünyanın bu yüzü sevildikçe, neticede Allah’ın isimleri sevilmiş olur.

2- Dünyanın ikinci yüzü âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır. Cennetin fidanlığıdır. Rahmetin çiçekliğidir. Dünyanın bu yüzü de, birinci yüzü gibi güzeldir. Çünkü bu yüzde ekilen her şey Allah’ın izniyle âhirette ebediyen meyve verecektir. Şu halde bu yüz de tahkire değil; muhabbete lâyıktır.

3- Dünyanın üçüncü yüzü, insanın heveslerine bakan, gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın oyuncağı hükmüne geçen yüzüdür. Dünyanın bu yüzü gâyet çirkindir, gâyet tehlikelidir. Çünkü fânîdir. Çünkü yok olucudur. Çünkü, elemlidir. Çünkü keder vericidir. Çünkü aldatıcıdır. İşte âyetlerin ve hadislerin dikkat çektiği ve sevgisine aldanmamak için uyardığı yüz, bu yüzdür. Sevilmemesi gereken, nefret edilmesi gereken, Allah’a sığınılması gereken yüz, bu yüzdür. “

Üstadımızın da gaflet perdesiyle dünyaya bakışı ifade ettiği üçüncü kısım, ehli dünyanın imtihanı olduğu gibi aslında hadiseleri doğru değerlendiremeyen dindar insanların  da imtihanı ve kayma noktalarıdır… Bu zorluklar niye başımıza gedi… O, (haşa) bizi sevmiyor, cezalandırıyor mu? gibi sorulara verilen cevapları; doğru bir itikad çevçevesine oturtamazsak, dünyanın değerlerine takılır, imtihan içinde imtihanlar yaşar, şeytan ve nefsin oyununa geliriz dostlar…. Rabbim eşyaya, kainata ve yaşadığımız hadiselere doğru cepheden bakmayı ve istikamet üzere yaşamayı nasip etsin…

 

Ümit Uludağ

YORUMLAR






    0 YORUM