Diz Çökme Dünyanın Namert Yüzüne

194

Bahadır Aslan

Ey “mescûn” (Tutuklanan, hapsedilen ve derdest edilen kardeşim)!

Ey “mevkuf” (tevkif edilen, işinden alıkonulan ve hürriyeti kısıtlanan  kardeşim)!

Ey “muzdarr” (darda bırakılan, kendisine bir yardım elinin uzanmasına muhtaç bırakılacak ölçüde üzerinde baskı kurulan kardeşim)!

Ey “mağdur” (gadre ve haksızlığa uğramış, hak ettiği imkanlar zorla elinden alınmış  kardeşim)!

Ey “mazlum” hak etmediği muameleye tâbi tutulan ve zâlimin gaddar eliyle zulme maruz bırakılan kardeşim!

“Bu da geçer, ya Hu!“ deyip mertçe haykır zulmün yüzüne “Dünyanız başınızı yesin.” nağamatını. Neler geçmedi ki, bu da geçmesin. Hangi gece var ki inat etsin şafağa, doğası bir güne ve yeniden kıyama!

Sevda’nın en delisine tutulmuşsan eğer, vazgeçme! Bil ki Leyla’nın adımlarını duymak üzeresin. Salıverdiğinde kendini rehavet iklimine, bir lerze ile yıkarsın tüm bina ettiğin iştiyak mamurelerini. Oysa ki, Adı anılınca sıkışan kalbinden ne nağmeler, ne nağmeler bestelemiştin. Nice geceler aşk vezninden tefeül eylemiş, yaranına O’nu duyurabilmenin ızdırabıyla kıvranmıştın. Her anını O’nunla yaşayabilmenin arayışlarıydı seni dipdiri kılan. Kakül-i gülberine cümle alemi feda etsen yine iktifa etmeyecektin. Gündüzlerin O’nunla aydınlanır, gecelerin O’nu soluklardı. “Kupkuru çölleri cennetlere çeviren Gül” endamlı içindi tüm bestelerin. Sarayları verseler bir an yakazasına muttali olmanın zevkine değişmez, ardında bir adım yürümeyi dünya ve mafihayı peylemeye tercih ederdin.

Tüm mukassi cevelanın fevkinde bir ümit kıpırtısı gördüysen ona sarıl. Bakmaz mısın yıldızlara, aya, güneşe, semaya… zulmete nispet küçüklükleriyle arza ne Işık’tan haleler sunmaktalar! Tek bir düğme ile kapkaranlık ortamların aydınlığa döndüğünü bilirsin. Yahut, kesif bulutların küçük bir rüzgar ile nasıl dağılıverdiğini, yerini günlük güneşlik bir bahara bıraktığını Şualar’dan okursun… Pamuk ipliğine bağlı yalanların da bir gün dağılıvereceğini ümit et ve kıyam eyle, imtihanla seni muhatap kabul edene…

Senin kıyamın rükuunla, sücudunla hayat bulacak. İncitildiğinde mukabele etme tenezzülüne düşmeksizin yine kıyama duracak, kıyamını taçlandırmak için Rabb-i Rahîmine eğileceksin. Üzüntünü de sevincini de Yakupvârî yine dermanı verene arzedecek, batıp kaybolanlara temennada bulunmayacaksın. Değil mi ki maharet, bestenin son noktasını koyabilmekte… Sen o noktaya yani rızaya kilitleneceksin.

Sövene dilsiz,

Dövene elsiz,

Kırarlarsa gönülsüz olmak…

Ne zormuş meğer…

Yıllarca edebiyatını yaptın, dinledin, heyecan duydun, başkalarının da bu düsturlar ile yetişmeleri için gayret gösterdin. Şimdi bu civanmertliği gösterme zamanın geldi. Herşeye rağmen müspet duruşunu terketmeyecek, her havlayana taş atmayacak, eskiden olduğu gibi yine sövene dil uzatmayacak, yine dövene el kaldırmayacak, bir kere daha kırarlarsa gönül koymayacak ve bir gün tekrar kapına gelip özür dileyecekleri affetme hazırlığında olacaksın.

Unutmayacaksın ki, arz sathında oluşan müspet havayı bozmak isteyenlerin en büyük hedefi, o havanın tesisi için dört bir koldan çalışan kardeşler arasına nifak tohumları ekmek, onları birbirine düşman kılmaktır. Böylelikle hedeflerine ulaşmış olacak ve darü’n-nedve kararları adım adım uygulanmış olacaktır. Sen “herşeye rağmen” ufkunda yeşererek o kararları zir u zeber edeceksin.

Zincire vuracaklar. Sen, hamd makamında tüm benlik zincirlerini kıracak ve onları tokat gibi savuracaksın yüzlerine, nadanların.

Ve bir ileri makamda…

Susturacaklar. Sen, kelam erbabının en gür solukları ile cevap vereceksin:

“Zincirin altınsa da hatta, koparıp kır,

Susmak ne demekmiş, yere haykır göğe haykır!”

İş nihayete varınca, durup bir lahza dahi düşünmeksizin kaderin payından alacaklı olduğunu fehmedecek, üstadının sana verdiği dersle iman dürbününü takacaksın:

“Allah bir gurbet yaşatıyor burada bize, size ve hepimize; ama bu gurbet ahirette bir kurbet (yakınlık) vesilesi olabilir. Öyleyse niye şikâyet edeceksin ki? İnsanî hisler, vatan, memleket, eş dost, akraba diyorsanız, elbette… İnsanın bunları özlemesi kadar tabiî bir şey olamaz. Ama bunları özlerken Allah’ın sağnak sağnak üzerimize gönderdiği lütuf ve ihsanlara karşı nankörlük yapmamamız lâzım. Biz hiçbir zaman mahrumiyet denilen şeyi kâmil mânâda yaşamadık. Mesela Bediüzzaman Hazretlerinin çektiğinin onda birini ne ben çektim ne de siz. Baksanıza şu ifadelere; “Yirmi sekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum” diyor; deyip vak’ayı rapor ediyor; ama halinden hiç şikâyetçi değil. “Huz mâ safâ da’ mâ keder. (Safâ vereni al, keder vereni bırak.)” diyerek her şeyin iyi ve güzel yanını görüyor. Bardağın boş değil, dolu tarafına bakıyor.”                        

CEVAP VER