BİLDİĞİNİ BİLSEYDİNİZ

377
BİLDİĞİNİ BİLSEYDİNİZ

Meşhurdur ki cihân fısk ile olmaz harâb

Eyler anı müdâhane-i âlimân harâb

                                                                                                                                                               Keçecizâde İzzet Molla

Sultanlar Sultanı’ndan (sav) hüznü miras alıp âlemin derdini omuzlarında hissetmek ve hıçkırıkları boğazında düğümlenmemek, öteler iştiyakıyla dolup  taşmak ve gözleri yaşarmamak, ravza hayaliyle yaşamak ve burnunun direkleri sızlamamak, başkalarının günahının derdiyle sinesi daralmak ve rikkatle gerilmemek…ikisinin bir arada bulunması ışıkla karanlığın bir araya gelmesinden farksız değil mi?

“Erkek adam ağlamaz!” terânesini töre belleyen törebilmezler, nereden bilsin Rahmet Güneşi’nin (sav) hüznünün dertli Yâkub’un(as) âhını gölgede bıraktığını, seher koylarında gözyaşı döken Hasan Basrî’yi, gözyaşlarıyla namaz kıldıran şanlı halîfenin beli bükük bir gayrimüslimi görünce “Bu yaşına gelmiş de Allah’ı bulamamış!” diyerek hıçkırıklara boğulduğunu, “Anlasaydınız ağlardınız!” hitabının ırgalayıcılığını…

Bektâşi fıkralarını ve nükteleri peş peşe sıralayıp cami cemaatinin gönlünü hoş etmeye çalışan haşyet mahrumları gözyaşının faziletini anlatsalardı camiye gelenlere, bildiklerini unutmazlardı. Bildiklerini unutup da gözyaşı döken bir dertliye “Ağlama nöbeti teşhisi(!)” koymazlardı.

Otuz sene önce bir bayram sabahı yolum Vâlide Camii’ne düştüğünde gözyaşıyla uzaktan tanışmıştım. Uzaktan diyorum; çünkü o gün gözyaşı döken ben ve alnı ara sıra secdeye değen akrabam değildi; kürsüde ağlayarak dua eden dertli ve ona hıçkırıklar eşliğindeki aminleriyle iştirak edenlerdi.

Zamanla bu dinde gözyaşı, hüzün, dert gibi kavramların da olduğunu öğrendim. Allah’ın mülkünü tapulu malı bilip cenneti elâlemden kıskananların, “Ağanın malı gitse hizmetkârın canı gider.” hasisliğiyle firdevs kapısında ibrikçilik yaptığını gördüm. Bu ham ruhluların asırlarca din sefinesinin ehlullahın gözyaşlarıyla çağlayan nehirlerde güzerân ettiğinden bîhaber yaşadığına şahit oldum.

Ağlayamasam da ağlayanları gördüm. Talebesi namaz kılmıyor diye inleyenleri, naat-ı şerif dinlerken gözlerinden inciler dökenleri, Efendiler Efendisi’ni (sav) anlatırken içlenip gözleri buğulananları gördüm. Onlar da biliyordu kullanılmış suların hükümlerini, orucu bozan şeyleri, istibrâ ve istincâyı… Ama bu yüce dinin bunlardan ibaret olmadığını da biliyorlardı.

“Zâhit bu bürûdetle eger dûzehe girsen

Bir damla tütün yakmaya âteş bulamazsın”

târizini hak edecek kadar bu dinin ruhundan uzaklaşan ehl-i kâl, sarıkları ötede boynuna dolanmayacakmış gibi âkibet endişesinden bîhaber yaşayadursun; ben Nebî (sav) ufkunu, âh u enîn ile o ufku gözleyenlerden dinlemek isterim.

Bir yanda âlemin derdini kendi derdi bilen, Irak göçünde aç kadınların halini görüp yemekten içmekten kesilen, Azerbaycan işgal edilince iki büklüm olan, “Ateş önce beni, sonra düştüğü yeri yakıyor!” diyen, geceler boyunca inleyip uyku nedir bilmeyen bir hüzün kahramanı; diğer yanda  onun asr-ı saadetten miras aldığı halini hafife alıp büyük bir hazâkatle “Ağlama nöbeti” teşhisi koyan siz zamâne taylasanlıları! Ehl-i Kitab’ın kendilerine teslim edilen kutsal ağacın dallarını budamaları gibi elinizden geliyorsa hadis külliyatlarındaki “Rekâik” bölümlerini çıkarın. Olmazsa hadisteki vukufunuza dayanarak “Uydurma” yaftasını iliştiriverin hâşiyelere. Genç nesil öğrenmesin Enbiyâ-i Kirâm’ın, asfiyâ-i fihâmın, sahabenin, tâbiînin nasıl ağladığını. Öğrenip de ağlamayanları/ ağlayamayanları ta’n etmesinler.

Ben dinden bîhaber bir çevrede doğup büyüdüm de gözyaşını bilemedim. Ya siz nasıl fark edemediniz ardı sıra devirdiğiniz mücelletlerin, külliyatların arasında gözyaşının faziletini anlatan kısımları. Sıfatu’l-Saffe’yi, Hilyetü’l-Evliyâ’yı, Allah Dostları’nı görmemk için kitaplıklarınızın kapaklı bölmelerine mi hapsettiniz? Hapsettiğiniz ubûdet aslanlarının kükremeleri hiç mi taşmadı raflarınızdan odalarınıza?

Ben gözyaşını, onun asırlarca kilitli kalan bir sandığın paslı kilidini kırarak asr-ı saadetten günümüze getirdiğini sanarken yolum doğduğu beldeye düşmüştü. Orada anlayabilmiştim ağlamanın ona mahsus olmadığını. Meğer şahsi bir fazilet değilmiş sadece, bir Peygamber(sav) sünnetiymiş.

Orada duydum “Canım çıksın!” tabirinin sinelerden nasıl bir kederle çıktığını. Efe Hazretleri’nin senelerce nasıl gözyaşı döktüğünü, Kocabeyoğulları’ndan Lütfi Efendi’nin nasıl hıçkırdığını, Tayyar Baba’nın nasıl ağladığını, Hacı Dadaş’ın gözü yaşlı halini, Hacı Münir Bey’i ve nicelerini…Onlar ağlıyorlardı, çevrelerindekiler de bu besteye iştirak ediyorlardı.Görğüme mi inanayım, yoksa sizin hassas ruhları hafife alan ham hükümlerinize mi?

Meğer biz “Gözyaşı Medeniyeti”yle aramıza çoktan duvarlar örmüşüz. Alvar İmamı laf olsun diye şakımış “Sular gibi çağlasan, Eyyub gibi ağlasan, Ciğergâhı dağlasan, Ahvâlini sormaz mı?” nağmelerini. Bediüzzaman Eskişehir hapsinin penceresinde boşuna ağlamış gençliğin haline.

Ya siz bilmiyorsunuz asırlardır çağlayan duru bir su kaynağını, ya bildiğiniz halde üzerini örtüyorsunuz, ya da o dertlinin bildiği bir şey var. Ben biliyorum ki onun bildiği bir şey var. Onun bildiğini bilseydiniz, tarih levhasına zift ile bu teşhisi yazmadınız. Zira o, bildiğini İnsanlar’ın En Hayırlısı’ndan(sav) öğrenmişti:

“Lev ta’lemûne mâ a’lem, ledahiktum kalîlen velebekeytum kesîrâ (Bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız!..)”

CEVAP VER