Bir kısık ses

406
Bir kırık ses

Kerem Umar

“Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr u kıymetden”

       Soğuk parmaklıkların ardından kader arkadaşına uzanan bir el ve titreyen parmakların tutmakta zorlandığı bir küçük kağıt… Ne mi saklıyor sinesinde? Bir ağıt…

        Bir kağıt ki kendi beyaz, bağrı kara yazılan…

        Bir kağıt ki katlanan, okununca bel büken…

        Bir kağıt ki sükûtunda nice feryat gizlenen…

        Bir kağıt ki değil zihni, koca deryaları bulandıran…

        Bir kağıt ki ömrünün baharında temiz bir eşle yolunu birleştirip, muhalif rüzgarlar esince hayat arkadaşını zindanın bağrına emanet eden çaresiz gencin eline bırakıldığında ona dünyayı dar eden…

       Ve boşlukta yankılanan sessiz bir çığlık: “Ben artık temiz değilim!”

       Biz söz ki “Biz olmayaydık da bu olmayaydı!”diyen vicdanlıları dilgîr eden…

       Bir söz ki namusu her şey bilenlerin bağrına hançer gibi saplanan…

       Bir söz ki Rıza Tevfik şaşkınlığıyla hamiyetperverlere “Nereden geldi bu kadar veled-i zinâ!” dedirten.

       Sözün bittiği yere kadar yankılanan bir söz..                                                                         

      Onların sözü bitse de bu garibin bir çift sözü daha var.

***

      BİRİ cami gölgesinde fısk şarabı yudumlayanlara ve onları maşa eden topalın avânesine:

      Harama rüyalarında geçit vermemeye azmeden iffet abidelerinin hicabına uzanan ve onları hacâlete sevk eden Ebûgureyb kaçkınları, zamane “coşkun”ları! Bir şeyi unuttunuz, her fıtratın rağmına geliştirdiğiniz  zulümlerinizle iffetlileri iffetten mahrum edeceğinizi sandınız. İffetin kasıtla bozulduğunu unuttunuz. İlişilenin değil, ilişenin namussuz olacağını anlamadınız. Bedenin olduğu gibi ruhun, kalbin, fikrin ve dilin de iffeti olduğunu hatırlayamadınız ya da hiç öğrenmediniz.

      Seneler önce suret-i haktan görünüp fırsat bulunca dinin kuyusunu kazanlar için söylenen “Nehre düşen gelini kurtarıp sonra ırzına geçenler “mazmununa mâsadak oldunuz.

     Eş değiştirmeli dansların ahengini hayat karelerine taşıyanlarla hemdem olmanın bedelini ödediniz, inandığınız gibi yaşamadığınız için yaşadığınız gibi inanmaya başladınız. Bataklığa seccade sererken istikametsizlikten keramet umdunuz ve battıkça battınız

***

          İKİNCİSİ o kağıdı yazan ve kim bilir hangi yıkık hissiyatla zevcine uzatan  kırık kalbe:

Biliyoruz, ölmeyi beki de olmamayı yeğlerdin. Nereden mi biliyoruz? Çünkü âb-ı hayat içtiğin saf kaynağı biliyoruz.

         O notu geri al da arkasına “Vasiyetimdir, kefenime sırlayın.” yaz. Ötede şahidin olsun. Sen eşine ötelerde hûri-misal arz-ı endam etme ümidiyle derdini Rabbin’e şerh et ve  sana ilişenlerin sû-i akibetlerini düşün.

        “Bu olmayaydı da ben öleydim!” diyen çoook akrânın olduğunu unutma. Sen hüznünü Allah’a şikayet et, biz de senin sinenden taşan ızdırabını dualarımızın kabulü için şefaatçi edelim.

          Eşine verdiğin kağıdı merak etme, seni ifşa etmedi. İfşa ettiyse dine kast edenleri, günde kırk defa “Bizi doğru yoldan ayırma!” derken yol değiştirenleri ifşa etti. O kağıt çoktan havalandı, gayretullah semasının tufanlardan, şahaplardan haber veren  esintilerine emanet süzülüp duruyor. İmhal saatinin tık taklarından dem vuruyor.

        Sana Mîr-i Nigârî’nin bağından bir varak yollasak kabul eder misin, bilmem:

        Cânan dileyen dağdağa-i câna düşer mi

        Cân isteyen endîşe-i cânâne düşer mi

       Girdik reh-i sevdaya cünûnuz…

***

Ve o kağıt  bize de bir şeyler fısıldıyor:

        Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan,

        Ey sıkılmaz ağlamazsın, bari gülmekten utan!

CEVAP VER