İLTİCA

304
İLTİCA

İstanbul mu? Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz. Kayboldu bir gece başlangıcında Konstantinopolis Yakup ızdırabında. Ayasofya’da bir inancın sembolü değil; zülüm çanları çalıyor. Zağlı olsaydı, yapamazdı bir ayda dindaşa, ırkdaşa yapılanı.

İftiralar dehlizinde Eminönü sadık yârini arıyor. Eyüp, 90’ını aşmış haliyle diyar diyar göç ediyor. Bir değil; binlercesi türbesinden uyandı, dilsizin şeytanlığını haykırıyor mana ufkunda. Bayezıt, kılıcını kuşanmış, yolları kesmiş baykuşlara meydan okuyor. Dikilitaş Mısır’dan değil, berzahtan uyanmış bir hançer gibi İstanbul’un kalbine saplanmış.
Kan olmuş Marmara, gözyaşlarına akmış Boğaz. Köprüler gulyabaniler tarafından kesilmiş, kalplere uzanan tüm rabıtaları koparmış, aileler, fertler arasına düşmanlık ve kin tohumları taşımaya durmuşlar.

Bir tepeden diğerine artık şüheda bakmıyor. Dalgalansa da kan kırmızı al duvak, yedi düvele meddah esintileriyle haykırıyor: Gelin, görün, zulmün en komedisine şahit olun…
Hıçkırıklar yükseliyor zindanlarında yedikapının. Bir ana, yavrusunu kucağına basmış, gıdasızlıktan moraran dudaklarına kan olmaya çalışıyor. Bir bacı tek başına hücre çekiyor. Altı mı oldu, sekiz mi… aylar gün oldu, bilinmiyor. gelin olacak yaşta, gencecik…
Sıcak bastırıyor ufacık odalarda. Ter kokuları birbirine karışıyor. Korkular büyüyor, korkular yedilik mekanları büsbütün daraltıyor 70’lere, 80’lere…

Bir hıçkırık duyuluyor yeditepeden yedikapıdan, ansızın yükselen bir ah’a dönüşüyor. Bir hayat daha sönüyor söndürülüyor. Karıncaların adım sesleri duyulunca Ahlar nazenin duygulara dönüşüveriyor: Aman zayi etmeyin yuvasından henüz başını çıkarmış yavruları… hücremdeki tek misafirim olan yavru karıncaları. Karınca incitmez beyefendilerin, hanımefendilerin her an yürekleri inciten hıçkırıkları yükseliyor beton duvarlardan. Asli ihtiyaçların giderildiği mekanın önüne konmuş yataklar, naylonla kaplanmış ıslanmasın diye, mekan darlığından. İlerlemiş yaşında nazik endamlar nefes almakta zorlanıyor gecelerin karanlık ve kalabalık darlığında. Bela ve musibet ağları örülüyor topyekün vatan sathına, çekilen zulme bedel. “Ferecan ve mahrecan” çığlıkları dünyanın dört bir yanından akıyor adeta.

İmtihandır, bu da geçer temennileri teskin ediyor, yoksa onlar da nefis. İmtihandır, tez geçer… Kazanmalı, kayıplar kuşağında bir ömre bedel günler yaşanmalı gece koylarında. Temenni, teskin, teslim, tefviz edalı paylaşımlar dolaşıyor. “Nolursunuz, biraz daha sıkın dişlerinizi. Mengenede parçalanan beyinleri hatırlayın. Gözlerinin önünde parçalanan anne yüreklerini… Kutlu nebiye ulaşmak için testereyle biçilen bedenleri… Kolları ve kafaları koparılan yıldız misal al-i beyt efradını… Zekeriya’yı, Yahya’yı, Musab’ı, Amr’ı, Ammar’ı, Sümeyye’yi, Hüseyinleri…”

Ve bir nida parçalıyor tüm yakarışları:

Ey “kalbi kırık”ları maiyyetiyle şereflendiren! Ey “Gönlü mahzunların yanındayım!” buyuran! Hâlihazırda gönüllerimiz paramparça, mahzun ve kederli. Ne olur, maiyyetini bizlere duyur! Bizi bize terk etmek suretiyle bizleri mahvettirme!

Allah’ım! Dergâh-ı izzetinden; bizlere vakar, ciddiyet ve ünsiyet bahşet; ruh ufkunda dalgaların dindiği ve sükûnun hükümferma olduğu, gaybî varidatla kalbin oturaklaştığı, sürekli temkin içinde ötelerin kollandığı ve üns esintilerinin soluklandığı “sekine” pâyesiyle bizleri serfiraz eyle! Bunun da ötesinde kalbî hayat adına gel-gitlerin bütün bütün sona erdiği, tam oturaklaşma ve itminanın hâkim olduğu “tuma’nine” ufkuyla bizleri şereflendir! Öyle ki, bu lütfun sayesinde Sen’den gayrı her türlü vesileye dilbeste olmaktan müstağnî kalabilelim!

Ve gözyaşları seccademsi karton parçalarını ıslatıyor:

Allah’ım! Sen’den gayrısının, bütün mâsivânın ihtimam, in’am ve lütuflarından bizleri müstağnî kılacak bir inâyet-i kâmile ile bizleri serfiraz kılmanı diliyor ve dileniyoruz.

Amin… Amin… Amin…

Bahadır Arslan