Iraklı Alim: Hizmet 21. asrın çok güzide bir modelidir

738
Iraklı Alim
Iraklı Alim

Türkiye’de yaşanan son hadiseler üzerine Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminin önemli kanaat önderlerinden Fatih Şeyh Muhammed Semi, “bütün hayatlarını barış, halkın refahı, şefkat ve merhamete adamış olan insanlar için huzura darbe vurmak asla mevzu bahis olamaz” dedi.

Geçtiğimiz hafta da yine Irak’tan Profesör Doktor Nasıh Fettah Nasrullah, Diyanet’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın emriyle Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hareketi hakkında  aldığı kararlara ve Hocaefendi’yi sevenlere karşı yapılan zulümlere, “Hizmet Hareketi’nin Türkiye’deki Komünist ve Masonlar kadar yaşama hakkı yok mu?” diyerek bir roportaj vermişti.

 

Iraklı Alim Fatih Şeyh Muhammed Semi’nin roportajının tam metni:

Türkiye’deki son gelişmeler gerçekten vahim. Türkiye’nin istikrar ve asayişi sadece kendisi için değil bölgenin bütünü için ehemmiyet arz etmektedir. Başkaları güvenlik ve asayişin ne denli bir nimet olduğunu önemsemeyebilir. Ama bütün hayatlarını barış, halkın refahı, şefkat ve merhamete adamış olan insanlar için huzura darbe vurmak asla mevzu bahis olamaz.

Zannediyorum bütün müslümanlar ve hususiyle de bu coğrafyadaki ülkeler Türkiye’deki darbeyi menfur bir olay olarak algıladı. Burada bir problem yok. Asıl problem darbe sonrası yapılan icraatlarda.  Vicdan sahibi hiç kimse, gerek Türkiye’deki yerel medya, gerek devletin resmi kuruluşları gerekse diyanet tarafından ortaya konan icraat ve tutumu asla tasvip edemez.

Darbede kullanılan kurşunlar henüz soğumadan Hocaefendi ve Hizmet Hareketi darbeyi kınadı ve tel’în ettiler. Neden darbeyi ilk önce kınayan ve alacağı tavrı darbenin sonucunu beklemeden ortaya koyan bir grup çarçabuk suçlu ilan edilir?

Maalesef Türkiye’nin âlim ve kanaat önderleri olaylara karşı yanlış bir tutum sergilediler. Çünkü öyle bir grubu ihanet, küfür ve fıskla suçladılar ki, 50-60 senedir hem kanaat önderleri, hem âlimler hem de ülkede iktidarı elinde tutanlar, şefkat, iman, hizmet ve gençliği yetiştirme mevzuunda lehlerine şahitlik etmişlerdi.

Fetva konusunda siyasilerin ağızlarına bakmak ve onların hoşuna gidecek şeyleri söylemek, çirkin, kanlı ve komik bir harekettir.

İslam âleminin âlimleri, kanaat önderleri, İslami cemaat ve grupları 15 seneden fazladır hizmet hareketinin faaliyetlerine söz, davranış ve ahlaklarına yakından veya uzaktan şahit oldukları halde böyle bir fetvaya rıza göstermeleri yahut susmaları anlaşılır gibi değildir.

(Ey iman edenler! Düşünce, söz ve davranışlarınızla Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’a gönülden saygı duyun ve O’na itaatsizlikten kaçının. Muhakkak ki Allah, her şeyi hakkıyla görendir, her şeyi hakkıyla bilendir. Hucurât-49/1)

Zannederim bu ayet bütün mümin ve âlimlerin rehberi olmalıydı. Yani hem bu meselede hem de diğer bütün meselelerde Allah ve Resulü’nün (as) önüne geçmeyin buyuruluyor. Şayet geçersek ne olur? Maalesef o zaman fetvalarımızda sultan ve muktedirlere tabi olmuş oluruz. Hayır hayır, oysa ki âlimlerden beklenen, muktedirleri ve idareye hükmedenleri yönlendirmeleri ve sevgiyi hatırlatmış olmalarıydı.

Allah buyuruyor ki (Allah’ın Resûlü’nün (as) yanında seslerini alçaltanlar; işte onlar, Allah’ın takva için kalplerini imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır. Hucurât-49/3). İnsan her zaman ve her gün böyle çetin bir imtihana maruz kalmayabilir. Zannediyorum bütün müslümanlar, hususiyle de Türkiye ve âlem-i İslam’ın âlimleri ömürlerinde bir daha böyle bir fetvayla karşılaşmazlar.

Hizmetin davası çok çok büyük bir davadır. Hocaefendi’nin dosyası, hakkın ve hakikatin aksine söz söyleyen ya da susan âlimlerin ahiret hayatları için çok ağır bir dosya olsa gerek. Susanların yükü belki daha hafif olacak. Ama büyük bir ihtimalle hakka şahitlik edecekleri böyle bir fırsatla ve böyle zor bir imtihanla hayatlarında bir daha asla karşılaşmayacaklar.

İnsanlığın hizmet edilmeye her zamankinden çok daha muhtaç olduğu, İslam isminin terör kirinden kurtarılmasının hayati bir önemi haiz olduğu bu günlerde –ki Hizmet hareketi bu noktada çok güzel bir örnek ortaya koyuyor- Afrika’da ve Sibirya’da bir öğretmen insanlığa hizmet ederken, eğer benim gibiler yardım ellerini uzatmazlarsa…  İslam adına bu Hizmet de güzel örnek ortaya koymuyorsa, İslam’ın rahmet ve şefkat elini Afrika ve Sibiryalara kadar ulaştırmış olan başka kim vardır söyler misiniz? Maksadım hizmet eden diğer müslüman grupların iyi ve güzel işlerini görmemezlikten gelmek değildir. Ama bir gerçekte vardır ki, Hizmet yirminci asrın çok güzide bir modelidir.

Burada Şahı Nakşibendi’den bir örnek vermek istiyorum: Derler ki, şeyhin bir müridi bir gün bir meyhanenin önünden geçerken içinden şöyle geçirir: “Bu insanlardan biri olmadığım için Allah’a binlerce hamd ediyorum!” Aynı mürid hadiseyi takip eden günlerde bu olayı etrafına naklederken diyor ki; “O, yerinde söylenmeyen Elhamdülillah var ya, az kalsın akıbetimi helâke uğratacaktı. Çünkü o hamdimle meyhanedeki Allah’ın kullarını kötü, nefsimi temiz görmekle kendimi müzekkâ bildim, aldandım ve büyük bir hata ettim. Ben kim oluyorum ki, kendimi bu denli iyi, insanları da bu denli kötü göreyim. Hakikat şudur ki, işlerin aslını ancak Allah bilir.”

Günümüz âlimleri hiç olmazsa, Şah-ı Nakşibendi’nin müridinin sarhoşlar karşısındaki tutumu kadar bu meselede hassasiyet göstermeleri gerekmez miydi? Ama maalesef malum fırka-i dâlle fetvası ve ihanet suçlamalarının simasında sadece tarafgirlik, partizanlık, maddi-manevi menfaat mülahazaları okunuyor.

(Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, o zaman araştırın. Yoksa cahillikle bir kavme kötülük edersiniz de sonra yaptığınız şeye pişman olursunuz. Hucurât-49/6) Ben hizmet hareketiyle, Hocaefendi’nin kitaplarını okuyarak ve oğlumun dört sene hizmet okullarında okuması vesilesiyle tanıştım. Hususiyle Türkiye’ye tertip edilen gezilere iştirak ettim. Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu geziler esnasında, Türkiye’nin hiç bir şeyi, Hizmetin bu güzel faaliyetleri kadar beni cezbetmedi.

Ben bir Irak Kürdü olarak yüz senedir Türkiye’deki Kürtleri eza ve cefa içinde görüyorken, Türkiye’nin bende güzel bir imaja sahip olması mümkün değildi. Türklerin içinde iyi, güzel, merhametli ve şefkatli insanların var olduğuna, beni Hizmet ikna etti. Gerçekten Türkiye ve orada iktidarı elinde bulunduranlar bu mevzuyla alakalı Hizmete çok şey borçludurlar.

Ben, müslüman bir Kürt olarak, 25 senedir İslam âlemindeki gelişmeleri yakından takip ediyorum. Baas rejiminin bu millete karşı işlediği zulüm ve suçlar karşısında, İslam âleminin âlimleri, kanaat önderleri ve siyasal İslam patilerinden çok nadiren utangaç refleksler gördük. Enfâl hadisesi, Halepçe’de Kimyasal bombalarla imha hadiseleri, Tehcir hadiseleriyle zorla göçe mecbur etme ve Ta’rib hadiseleriyle zorla asimile edilmeye maruz bırakılma gibi, birçok hadisede bu millete sahip çıkıldığına ait bir örneğimiz yok. Ben ne gördüm ne duydum. Ama Hocaefendi 1990’da -ki bence zamanlaması bile çok önemlidir. Kürsülerden menedildiği bir zamanda uzun bir ayrılığın ardından mevizelerine henüz başlamışken- hemen tavrını ortaya koydu. Eğer bu elîm hadiseler zamanında -yani 1988’de- görevde olsaydı Enfâl ve Halepçe kimyasal saldırılarına karşı duruşunu ve teessüfünü aynı gün beyan ederdi. O vaazda Hocaefendi Peşmerge’den ve Kürt milletinin gördüğü ezadan bahsediyor, Halepçe’nin mazlumiyetini vurguluyor ve Saddam’a Irak’ın Firavunu diyor. Ben o duruşun takvimini çok önemsiyorum. O günlerde başka hiç kimseden böyle bir duruş görmedik. 1990’da Saddam, İslam âlemine biraz şirin ve müslüman görünebilmek için bazı İslamî gözüken açılımlar yapıyor ve İslam âleminin önde gelen âlimleri ve İslami cereyanları ”Allahü ekber” sedalarıyla Saddam’ı kucaklıyor ve hiç bir zaman O’nun Kürtlere, Şiilere ve Irak’ın vatandaşlarına yönelik suç işleyebileceğini düşünmüyorlardı.

Maalesef o dönem bütün âlimler bu tür sıkıntılar yaşamışlardı. Bediüzzaman da çok çekmişti. Onun zamanında da belki binlerce âlim muktedirlerin kapı kulu olmuşlardı. O’nu ve talebelerini suçlamışlardı. İmam Ahmet bin Hanbel “Kuran’ın halkı” meselesi yüzünden ellerine zincir takıldığında, büyük ihtimal yüzlerce âlim ve kadı devrin zalimlerini alkışlamış ve koca imamı suçlamışlardı. Bu sebepledir ki, Fethullah Gülen Hocaefendi gibi müslüman bir âlimin kötü biri olarak zikredilmesi Türkiye’nin muazzam ve çarpıtıcı medyasına rağmen müslümanları asla yanıltmamalı.

Öğretmenin hapse konması dünyanın başka neresinde görülmüştür? Hizmetteki öğretmenler dünyanın dört bir yanında hizmet ederken, Ankara ve İstanbul caddelerinde darbe mi yapmışlardır? Yüzbinlerce masum insanın hapislere atılması bunun neticesi midir? İlk saniyelerinden itibaren darbeyi kınayan masum insanları suçlamak reva mıdır? 11 Eylül hadisesini tam zamanında Hocaefendi kınadı. Kobani saldırıya uğrarken yine O kınadı. Ezidi katliamını ve kadınlarının İŞİD tarafından kaçırılmalarını yine O kınadı. Yapılanlar zulümdür dedi. ‘Müslüman terörist, terörist müslüman olamaz’ dedi. Nijerya’da -Hizmetin okullarının da olduğu bir ülkede- Boko Haram İslam adına kız öğrencileri kaçırırken, Hocaefendi hemen kınadı ve mazlumları destekledi. Şefkate muhtaç her yerde Hizmet de var oldu. Hizmetin bize ihtiyacı olan bu günlerde susmamız çok yazık olacak doğrusu. Onun için şu anda hapiste olan bütün hizmet erlerinin acılarını, onların çocuk ve ailelerinin acılarını, işkenceye ve horlanmaya maruz kalanların acılarını paylaşıyorum. Sahi bir müslüman buna nasıl dayanabilir? İnsanın vicdanı bunu nasıl taşıyabilir?

Eğer uzaklarda elimizden hiç bir şey gelmezse de, hayır dualarda bulunabiliriz. En azından iftiraları tekrarlamayabiliriz. Çarpıtan ve karartan bir medyaya inanmayabiliriz. Ve diyebiliriz ki, şu anda çirkin bir sima İslâm âlemini İslam adına temsil ediyor.

Kur’an diyor ki: (Seni Biz, sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik. Enbiyâ-21/107)Hizmet bu ayeti yaşamak için dünyanın dört bir yanına göç etmiş. Afrika’da, Sibirya’da, Uzak Doğu’da ve Brezilya gibi ülkelerde hizmetin öğretmenleri gibi fedakârlıkta bulunmuş, kanser hastası iken bile görevinden ayrılmamış ve kendi okulunda gömülen görülmüş müdür? Başka nerede bir takım gençlerin Resûlullah’ın bir hadisini -”Benim adım güneşin üzerine doğup battığı her yere ulaşacaktır”- bir ferman olarak algılamış, soğuk kutupları -kısırlaşma yani bir daha baba olamama riski pahasına- boylamışlardır? Bir daha geriye dönmemek ve orada gömülmek niyetiyle göçmüşlerdir? Böyle güzel bir örnek başka nerede bulunabilir? Bu güzel insanlık tohumunu bitirmek kime ne kazandırır? Özellikle de terörün her yeri sardığı ve İslam’ın dırahşan çehresini kararttığı bugünlerde…       

Kaynak: Shaber

CEVAP VER