Kavramlar ve Çağrışımları

800
Kavramlar ve Çağrışımları

Bahadır Aslan

Bir kızılderili hikayesinde enfes bir tablo canlandırılmaktadır. Ormanlardaki geyikleri avlayarak rızıklarını temin eden kızılderili kabilesi, kutsal saydıkları balıklara dokunmaz, etini yemezlermiş. Gel zaman git zaman, ormalarda geyikler tükenir. Yanı başlarında bulunan göllerde ve ırmaklarda ise balıklar vecd içinde cevelan etmektedirler. Bir taraftan inanca saygı duymakla birlikte açlık ıstırabı derinleşince, halk kabile reislerinden bir çözüm bulmalarını ister. Reisler toplanır. Uzun süren müzakereler neticesinde âlî meclisten bir karar çıkar: Bundan gayrı, ‘balık’lara ‘balık’ denmeyecek, ‘balık’ tabir edilen canlılar ‘göl geyiği’ olarak isimlendirilecek ve göldeki, yeni adıyla ‘göl geyikleri’ avlanıp afiyetle yenebilecektir.

İnsanoğlu, yaratıldığı ve yeryüzünde ispat-ı vücut eylediği günden beri eşyaya ve hadiselere anlamlar yüklemiş, anlamı ifade etmek için de mefhumlar türetmiştir. Birbirleriyle iletişimin temel aracı, zamanla geliştirilen bu dil olmuş ve en temel ihtiyacını karşılaması için ona yardımcı olmuştur.

Kavram, nesnelerin insan beynindeki yansıma biçimi, herhangi bir nesnenin zihindeki tasarımıdır. Doğrudan ya da dolaylı, her kavram nesnel bir gerçekliğe denk gelir. Duygu ve düşüncelerimizi kavramlarla ifade ederiz. Türetilen ve kullanılan kavramların, yetiştiği ortam itibariyle her insanda farklı çağrışımlara neden olduğu sabit bir hakikattır. ‘Ateş’ kavramı kışların soğuk geçtiği bir coğrafyada ‘ısınma’ dürtüsünü akıllara getirmesine mukabil, aynı kavram açlıkla boğuşan sıcak bölge insanında ‘pişmiş bir lokma yiyecek’ anlamına gelmektedir.

Kavramlar, nadir olarak tek başlarına bir anlam ifade ederler. Kavramların anlamlarını karşıtı olan terim belirler. ‘Aydınlık’ kelimesi ‘karanlık’ kelimesiyle karşıt bir çift oluşturur ve ‘karanlık’ anlamını ve tanımını ‘aydınlık’ kelimesinden alır. Bir Arap atasözündeki ‘Eşya zıddıyla bilinir.’ hakikati tam da bunu şerh etmektedir.

Kavramların içiçeleştiği, farklı telakkilere neden olduğu günümüzde ise toplumda en çok tüketilen kavramlardan aşk yerini cinselliğe; samimiyet yerini laubaliliğe; ‘ciddiyet’ yerini ‘asıksuratlılığa’; ‘aydınlık’ yerini kapkara düşüncelere yönlendiren ‘faydasız ilme’; ‘şiddet’ ise yerini -güya- hakkın ikamesi adına her yolu mübah görme anlayışına bırakmıştır.

Şiddet asrında ‘hoşgörü’nün matlub olmayan emtia sınıfına dahil edilmesi adiyattan bir keyfiyet kazandı. Gece yatıyorsunuz şiddet, sabah kalkıyorsunuz şiddet, sokakta şiddet, evde şiddet, çocuğa şiddet, kadına şiddet… Genç neslin en çok seyrettiği görüntüler arasında kafa, kol, bacak kesme görüntüleri yer alıyor. 5 yaşındaki çocuğa kadar indirgenmiş internet kullanımında en çok oynanan oyunlar arasında düşmanlarını öldürüp yeni köyler, krallıklar vs. inşa etme yahut ölümsüz asker rolü üzerinden her önüne geleni muhtelif cinsten silahlarla yok etme üzerine tesis edilmiş oyunlar revaçta. Adeta ‘eğlence’ kavramı ‘şiddet’ ile tabir edilir olmuş.

Peki, toplumdaki bu şiddet sarmalını tetikleyen asıl unsur, ‘reis’lerin dili kullanım üslubu olabilir mi? Şiddeti arttıran durumların başında ekonomik yetersizlikler sayılıyor ilim dünyasınca. Peki, gerçekten böyle midir?

Yazılan şiddetle ilgili makalelerdeki emeğe saygılı olmakla birlikte, ihtiyaç hissedilen veya ihtiyaçmış gibi insanoğluna arzedilen eşyanın ziyadesine oranı düşünüldüğünde ekonomik yetersizliklerin hiçbir zaman bitmeyeceği bir gerçektir. Bunun tabii bir sonucu olarak da şiddet gittikçe artacak ve müsamaha kültürü kitaplarda kalacaktır. Belki bir süre sonra biz de onu ‘eski kitaplar’da arayacağız.

Şiddet ve müsamahasızlık, her kesimden insanın, bir diğerini tümden yok etme argümanına dönüştü. Televizyonlarda boy gösteren yönetici seviyesindeki insanların kullandığı seviyesizce ve şiddet içeren ifadeler, yeni neslin lisanında pelesenk oluyor. Uluslararası siyasette de görmeye başladığımız Kasımpaşalılık tavrı, iç siyasetin döngü malzemesi haline geldi. Bu üslup ile oylar ütülüyor, bu üslup ve bel altı kavramlar ile ülke yönetiliyor, bu üslup ve amiyane ifadelerle yediden yetmişe büyük bir kesim tesir altına alınıyor, bu seviyesizce ifadeler toplum sözlüğünde kalınca ve altı çizilerek gösterilmeye çalışılıyor.

Hal böyle olunca, ak-kara, sıfatı ne olursa olsun, temel gıdası şiddet olmuş bir neslin, hoşgörü, müsamaha(kardeşinin hatalarını görmezden gelme), itidal(orta hallilik), anlayış, mülayemet(yumuşak huyluluk, ılımlılık), muavenet(iyilikte yardımlaşma)… kavramlarını anlaması ve hayatına tatbik etmesi için yeniden büyük bir emek sarfedilmeli ve toplum zihnindeki şiddet sarmalı, yerini insan gönlünü ısıtıveren sıcacık ifadelere bırakmalıdır. Bu nedenle dil ve din bilimciler bir araya gelmeli, toplumu ve nesilleri yeniden ihya projeleri geliştirmeli, demokratik dünya normlarıyla uyum adına neler yapılabileceğini tartışmalı ve yeni bir terminoloji oluşturmalıdırlar.  

Aksi taktirde, birbirini dinlemeyen, anlamayan nesillerin, bir zamanlar Cengiz, Hülagu ve Timurlenk’in eliyle hırpalanan ve ikaz edilen İslam Alemindeki zulmü yeniden yaşatmaları, ‘öteki’ tabir ettiklerinden önlerine çıkanı kılıçtan geçirmeleri olası en büyük tehlikelerden biri olarak  tarih sahnesinde canlanacakır. Bu da evvel ikazlardan ders alınmadığından başımıza gelebilecek su-i akıbetimiz olacaktır.

CEVAP VER