Kerem Umar: Huzurda

160

Kerem Umar

Huzurda

Yaşlı derviş, sultanın huzuruna vardı. Salondaki mâbeynciler merakla onu süzüyorlardı, bir diyeceği olduğu belliydi; Allah vere de usulsüzlük edip sultanın canını sıkmasaydı bâri. Öyle ya, bazen bir densiz bir laf ediyor, bütün gün bunun acısını saray ehli yaşıyordu.

İhtiyarı içeri almamak için çok uğramışlardı; lakin onun geldiğini duyunca istemeyerek de olsa “İçeri alın!” deyip homurdandı sultan. Bu huzurun dobra adama tahammülü yoktu; fakat eski günlerin hatırına buyur ettirdi onu.

Kibirli bakışlarla onu süzen sultan, “De hele!” deyip  dinlemeye başladı. O sustu, etraftakiler de nefeslerini tutmuş, dinliyorlardı şimdi…

Defaatle ve yavaş yavaş yere vurulan bastonun sesi yankılandı önce büyük salonun duvarlarında. Bakışları yerdeydi. Taylasanını omuzuna atıp bakışlarını sultana dikti ve konuşmaya başladı. Taylasan dediysek bu adam zamâne taylasanlılarından değildi. Dinini yaşardı ve yeri geldiğinde kimin karşısında olursa olsun sözünü esirgemezdi:

“Yorulmadın mı?” dedi sorgulayan bir bakışla.

Seneler önce el pençe divan dururken mahcubiyetle dirseklerine iliştirdiği elleri, şimdi kibirle oturduğu altın varaklı tahtın kollarına yapışan sultan, onu hiç bırakmayacak gibi öylesine kurulmuştu ki yerine…

Yorulmuştu; fakat dervişin neyi kast ettiğini anlamamıştı. “Neden?” deyiverdi.

Sırlı misafir, taşı gediğine koymak üzere söze başladı. Bağırmıyordu; ama sesinin tokluğu ve duruşundaki mehâbet, kibirli muhatabı –belli etmemeye çalışsa da- adeta eziyordu:

Neyden olacak?

Harunluk neyine yetmedi de Kârun yanından geçemez oldu. Bir zamanlar o  yüzüğü fakr ile fahre yatırım olsun diye mi salladın elinde, yoksa haram servetin helal sermayesi olsun diye mi?

Hadisi tasdik ettin, bir vadi altın yetmedi, ikincisine talip olduğuna göre bu sözün gerisi de gelir. Gerçi sen hadisin metnini bilirsin, hatta belki senedini de bilirsin. Ama ben yine de hatırlatayım, üçüncüsü “Bir avuç toprak!”

“Bunu demek için mi bu kadar yol aştın?” hitabıyla ortam daha bir gerildi.

“Hayır, sedece bu değil!” hitabının sahibinin sesi hiç titremedi. En fazla can giderdi, yeter ki Cânân gitmesin.

“Cân isteyen dağdağa-i cânâna düşer mi

Cânân dileyen endîşe-i câna düşer mi” dememiş miydi Mîr-i Nigârî?

Dervişte can endişesi yoktu da bir zamanlar değerlerimizden beslendiğini iddia eden mücessem kibir halindeki sultan, kendisini dağdağalı deryalara salmıştı.

Hani şair demiş ya, “İsyan deryasına açılmışım ben, kenara çıkmaya koymuyor beni!”… Şair başına geleni anlamıştı; lakin sultan hâlâ işin dalgasındaydı, bindiği gemiyi yavaş yavaş dev girdaplara taşıyan dalgaları görmüyordu ya da görmezden geliyordu.

Derviş devam etti: Millet sana bel bağladı, Afrika’dan Türkistan’a kadar nice masum ve mazlum, seni adam belledi. Burma’da kesilen insanlar senin tarafına bakarken gözleri açık gittiler.

“Ne yapaydım?” sorusundaki umursamazlık dervişi kızdırmadı, bu tavrı bekliyordu zaten.

“Ne mi yapaydın?” diye gürledi:

Evladını ahfadını kayıracağına adalet soluklasaydın,

Etrafında mutlu azınlık oluşturacağına milletin yarasını sarsaydın,

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” düsturunu bildiğin halde şerirlerle hemdem olmasaydın,

Âlem kendisine uzanacak  bir el beklerken yanlış işler yapmasaydın,

İftira atmasaydın, cana kıymasaydın, hayır yolunda koşanın önünde durmasaydın,

Günahı hafife almasaydın, fıska dalmasaydın, yolda kalmasaydın,

Yolda kalmasaydın…

Son sözü bu oldu dervişin, yüzüne bile bakmadan mütekebbir sultanın, ardına döndü ve bastonunu yere vura vura salondan çıktı. Bastonu her vuruşu, “gâfil kafaya bir tokmak” kabîlinden yankılandı günah sinen lâkin dînî hatlarla süslenen duvarlarda.