Kartal Yuvası

145
Kartal Yuvasu

Kerem Umar

Gayret şecaatli erler var idi
Nisâsı ricâli hayâdar idi
Edepli erkânlı bir diyâr idi
Mevlâ’ya emânet olsun Erzurum
Alvar İmamı

Neler gördün koca şehir, kalıptan kalıba girdin, ocaklara düştün. Bir insan şeklinde müşahede edilmen mümkün olsaydı karşımızda çilekeş bir ana gibi arz-ı endam ederdin.
Ruslar şehri kuşattığında hengâmeyi fırsat bilen … dığaları Murat Paşa’da ulemayı ve medrese talebelerini kesti de bağrın dağlandı.
Aziziye’de nice askerin kırıldı, Sarıkamış’ta binlerce evladını kurban verdin.
Seferberlik yıllarında memleket acılar içinde kıvranırken bela ve musibetlere perde olsun diye hamiyetperverler Ulucami’de Buhari ve Kuran hatimleri paylaşıyordu, kimileri de abdesthanelere saklanıp cigarasını tüttürüyor, vicdanları(!) onları toplu dualara katılmaya sevk edemiyordu. Gün geldi, serbesti başladı ve aynı ruhun temsilcieri, alnı secdeli babaların evlatları Mahallebaşı gazinolarından çıkamaz oldular. Bağrında tarihte görülen nadirata şahit olundu. Belki Jan Dark’tan sonra ilk asılan kadın, Şalcı Şöhret oldu. O ve Tebrizkapı’da sallandırılanların hali zihinlerde acı bir hatıra olarak kaldı. Öyle günler gördün ki Büyük Müftü Solakzade Sadık Efendi seferberlik sonrasında yamaçlarda yemeklik ot toplayan kadınları görüp “Dikkat edin, bu otların kimisi zararlı olabilir, sizi zehirleyebilir.”
deyince çilekeş analar “Ah efendi, nerede o ot, göster yiyelim de ölelim!” diye cevap verdiler.
Ejder Tepesi’ni gösterip “Gün olur, oradan şehrin üstüne ateş yağar.” buyuran maneviyat başbuğu, düşmanın kovulduğu günlerden birinde halk bayram ederken “Se niye ağlıyorsun?” diye soran hâdimine “Oğul, ben bu işin sonunu küfür görürüm!” buyurdu.
Kuran öğrettiği için sorgulanacak kadın, yürüyecek halde olmadığından hamur teknesiyle merkeze götürülüdü.
Her sabah Lala Paşa’nın önünde dualar okuyup şehre üfleyen Koca Müftü manevi çöküş karşısında iki büklüm oluyor, “Allah kimseyi gavur babası etmesin!” diyordu.
Büyük Efe, zikrullah sadası sokağa taşıp cendermeyi bîhuzur etmesin diye damındaki pencereleri toprakla örttürüyordu. Onu ziyarete gelen Müftü Efendi hafiyeleri atlatabilir miyim diyerek ara sokaklardan, dolambaçlı yollardan geçiyordu. Mustafa Necati gibi aydınlık simalar baskılardan bunalıp burada din yaşanmaz diyerek terk-i diyar ettiler. Kırkıncı Hoca ve emsali, ilim tahsil edebilmek için kolluk kuvvetlerinin mesaisi başlamadan, seher vaktinde yollara düşüyordu. Mescitler ahır, ahırlar medrese olmuştu. Kurşunlu hapishane, İbrahim Paşa marangozhane, Ulucami depo, Gürcükapı tavlaydı, bin bir hatim artık Bin Bir Gece Masalları’na karışmıştı… Pir Ali Baba ile Ebu İshak çekmişti sanki ellerini şehrin üzerinden. Ya Terkinili kadın? Hicabını açmak için peşinden koşan çavuşla baş edemeyeceğini anlayınca “Allah’ım, bu adamın ne menfaati var, İsmet nereden bilecek ki ta Erzurum’un köyünde falan kulum benim için bu işi yapıyor desin!” feryadı yükseldi semaya.
Devran, Hacı Salih Efe’ye “Yağmur duasına niye sadece çocuklarla çıktın?” sorusunu soran cemaate “Yağmur zaten büyüklerin yüzünden yağmıyor!” dedirtti. “Uymazsa eyyam bana, uyarım eyyâma ben!” diyenlerin evlerinin önündeki çöplerde ehramlar, hicaplar, yaşmaklar vardı artık. Koca Vehbi Efe, kırklı yılların Erzurumunda gözü harama ilişmesin diye Leblebici yokuşunun tenhalarında dahi kevelini başına çekip yürüyordu. Jandarma Seyfeddin Efe’yi adam dövdü diye değil, ezanı aslına uygun okudu diye götürmeye kalkıyordu. Kale Mahallesi’nde bekçiler hırsızları değil, sarık taktıkları için medrese talebelerini kovalıyordu.
Aşiret reisi Kerem Ağa mahkemede “Ben ne yaptım ki..Sadece iki adam öldürdüm, Vehbi Hoca gibi Allah Allah diyeydim de bana da istediğiniz cezayı vereydiniz.” diyerek düzenin çarpıklığını hakimlerin yüzüne vurdu. El alem mahşer meydanını unutup Karayolları kabristanını mal meydanı ederken Havuzbaşı Meydanında Hamlet ve Otello oynandığı günleri gördün. Bağrında; İçip minare kurşunlayan, içki bulamayınca …’un dağ köyünde erik rakısı yapan bir neslin yetiştiğine şahit oldun. Alçalmanın adını “Yukarı gitmek…” koyan kavvadlar senin sokaklarından müşteri topladılar yıllarca.
Velhasılı, Umudum Baba’yı bile umutsuzluğa düşürecek günler gördün.
Ama bilmem ki o günler mi yoksa bu günler mi senin ufkunu daha fazla kararttı?
Bilmem ki bir büyük günah, tarihinde böyle umumen irtikap edildi mi?
Bilmem ki Palandöken’den, Hasan Baba’dan süzülen temiz sular iftira ile hiç bu kadar bulandı mı? Bilmem ki su-i zan su olaydı Aras’ı, Bingöl çayını nasıl kirletirdi?
Ey Efe’ye hürmeti “o hayattayken bu konuda bir şey demedi diye traktör almamakta ve Hertevdeki minderini muhafaza etmekte” gören, “büyük zatlar bizde yemek yemiş” tesellilerine sarılan dadaş…
Ey “İlim Hacı Faruk Bey’le bittti ve gitti.” deyip genç nesli görmemezlikten gelen gariban…
Ey dedelerinin yaşadığı feyizli hatıraları teselli menbalarına çevirip kurutan menkıbeperest…
Kırk altı seçimlerinden önce Tebrizkapı mitinginde Halk Fırkası delegesi, paşa eskisi “Hele bir kazanayım, Alvarlı mı şalvarlı mı, göstereceğim!” diye çemkirip densizlik edince onu yuhalayan dedelerin gibi olamadın. Olmamakla da kalmadın, üstüne bir de ulu orta alim yuhaladın. Sürçmedik yiğit olmaz. Gönlüm kırık; fakat yine de seni çok severim, bilirsin. Dile kolay, on sene boyunca çeşmelerinden su içtim, nice hanelerinde yemek yedim, buzlu şadırvanlarında abdest aldım. Dost acı söyler, deyip hoş gör sitemimi.

CEVAP VER