MAĞDURİYETLER VE TARİHE NOT DÜŞMEK

174
MAĞDURİYETLER VE TARİHE NOT DÜŞMEK

İmtihan, dünya hayatının olmazsa olmazıdır. Yaşam felsefesi ne olursa olsun herkes bu hakikati farklı şekillerde ifade etmekte ve kabullenmektedir.

İmtihanlarla baş başa kalma, musibetlere maruz kalma konusunda insanlar hep aynıdır. Farklılık, onların bu değişmeyen durum karşısındaki durumlarıdır: Teslimiyet, isyan, irade, vakar, ibret alma, muhasebe vb… derken liste uzar gider. Tabi bu tavırlar neticesinde elde edilen kazanımlar veya kaybedilenler de öyle…

Bizim dünyamıza bakan yönüyle kaza ve kadere rıza, belalar karşısında doğru yerde durma, hâdiselere hikmet nazarıyla bakma gibi altın prensiplerimiz var. “Bırak bîçâre feryâdı, belâdan gel tevekkül kıl!” diyen büyük insan, Sözlerini “Belâ vereni buldunsa…” hakikatiyle sürdürür. Evet, belâ vereni bulduysak.

***

Bugün yurdumuzda öyle bela rüzgarları esmekte, öyle musibet dalgaları coşmakta ki tarifi zor. Böyle olunca, bütün bular karşısında belalara dûçâr olanların ortaya koyacakları tavır da büyük önem arz ediyor.

Sabır, tevekkül, ilticâ, tevbe, muhasebe, istikamet ve ferec talebi gibi nice kavram şimdi kitaplarda değil, imtihanlarda karşısına çıkıyor bunları yıllardır okuyanların.

***

Meselenin bir de şikayet – kimine göre şikayetlenme- yönü var ki kimi kime şikayet edersin. Zalimleri o zulümleri işlemek üzere üzerinize salanlara mı? Şikayet derken bunu kast etmiyorum. Kastım şu: Acaba bela ve musibetleri anlatırken ayağımız kayıp da kaderi tenkit çukuruna düşer miyiz? Hâşâ, elbette ne gelirse ondan.

Öyleyse burada karşımıza bir husus çıkıyor ki o da şu: İnsanlar zulmediyor diye işi gücü bırakıp ağıtçı kadınlar gibi haykırarak eli böğründe kalmış acizler mesabesine mü düşelim?

Hizmet ehlini seven ve takdir eden bir ehl-i ilim geçenlerde dedi ki: Sizler şu anda mazlum ve mağdursunuz. Ancak bunları çok anlatmayıp hizmetlerinize devam etseniz daha iyi olur. Bakın ne güzel, bir yandan dört yanda ocaklar tüttürmeye, müspet hareket edalı dergiler çıkarmaya devam ediyorsunuz. Bu bile hizmetinizin haklı olduğunun delili.

***

Evet, iki ucu keskin kılıç. Anlatsan bir türlü, anlatmasan bir türlü. Ama bu konuda da farklı ölçüler var. Elbette insanlar isabetli gördükleri hayırlı hizmetlerine devam etmeliler. Ancak

kanaatim o ki bu anlayış, mağduriyetleri anlatıp insanlığa duyurmaya engel olmamalı. Hem de sıcağı sıcağına.

Zira bizlerin yapacağı hayırlı hizmetlerden biri doğru bildiğimiz yolda koşturmaksa bir diğeri de tarihe doğu bir şekilde not düşmektir.

Bu kaderi tenkit değil, ehl-i zulmün yüzüne karşı zulümlerini haykırmaktır.

***

Bizim yurdumuz bir zamanlar acı bir “Halk Fırkası” tecrübesi yaşadı. Karakola gidip dönmeyenler, sakalı çekiştirilenler, Kuran öğretti diye derdest edilenler, zikir halkalarına iştirak etti diye demir halkalarla bağlananlar, yağlı urganla ukba bileti kesilenler, yaşmağına el uzatılanlar, yıkılan mescitler, merdiven aralığında ve ahırda Kuran öğrenmek zorunda kalanlar.. ve daha sıralanabilecek onlarca madde; belki on binlerce hadise…

Kim yaşadı bunları, yaşayanlarının bugün yetmiş beş ile yukarısını teşkil ettiği bir kuşak. Kim anlattı bunları? Az sayıda ve angaje diye yaftalanan birkaç yazar.

Öyle günler yaşandı ki insanlar, yaşadıklarını anlatmaya korktular. İşte bir kısa örnek: Sene 1946… İlk çok partili seçimler yapılacak. Erzurum Halk Fırkası adayı, yörenin maneviyat büyüğü Alvarlı Mehmet Efendi’yi ziyarete gider. Bu büyük zatın duasını alıp seçimlere öyle girmek istemektedir mübarek adam(!).

“Efendim malumunuz, seçimler var, duanızı almaya geldik.” der pişkince. Eee, nasıl pişkin olmasın, adam koskoca general. Bir bitli piyadenin koca köyü önüne katabildiği günler.. Mehmet Efendi hangi fırka, diye sorar. “Halk Fırkası” denince “Haaa, şu bir çukur açıp, dini de içine koyup üzerini kapatan fırka mı!” der ve bununla kalmaz, verip veriştirir. Adam çok bozulur, ne diyeceğini bilemez ve çıkıp gider. Bir gün sonra Tebrizkapı Meydanı’nda mitingi vardır. Halk toplanmış, paşanın fiyakası yerinde. Miting başlar, konuşmasının bir yerinde “Hele bir kazanayım; Alvarlı mı şalvarlı mı gösteririm!” demeye kalmadan halk kendisini yuhalamaya başlar. Tabi eski zaman, dadaşların hala yeryüzünden çekilmediği günler. Adam aar topar kürsüden iner, miting dağılır.

Bu olayı dinlediğim Lutfi Amca , daha sonra bana haber göndermişti. “Anlattıklarımı yayınlamasın. ”diye. Ne yapsın, adamlar bir korku estirmişlerdi ki altmış yıl sonra hala insanları tedirgin edebiliyorlardı.

Neticede insanlar yaşadıklarını yazmadılar, bilinenler mezara gitti. Rivayetler ağızdan ağıza geçerken değişti ya da kayboldu. Ve bugün öyle bir noktaya gelindi ki Halk Fırkası’nın vârisleri, çekinmeden yaşananların sanıldığı kadar çok olmadığını utanmadan söylemekte ya da bunları yok saymaktadır.

Nice olay var ki ben bunları ya şahitlerinde ya da şahitlerinin yakınlarından gözyaşları içinde dinledim. Halk Fırkasının mutlu azınlığının kahkahalara karışan gözyaşları demek o kadar çoktu ki bu gariplerin gözyaşları arada kaynayıp gitmişti.

***

İşte zamanın tefsirine ve gelecek nesillerin vicdanlı hükümlerine mesnet teşkil etsin diye bugün yaşanan mağduriyetler madde madde, tarih tarih, isim isim anlatılmalı ve bunlara hasız yere sebebiyet verenlerin isimleri unuttturlmamalı.

Zamanın Üç Alileri, Tandoğanları, Barla Nahiye Müdürleri, Hakkı Onbaşıları bilinmeli. Terfi için tasma takanlar, teröristten korkarken kahramanca doğumhane basanlar, tefsir kitabındaki parmak izinden mücrim(!) yakalayanlar… Hepsi, evet hepsi tarihe not düşülmeli.

M. Lutfi DOĞANTEPE