Mehmet Ali Şengül’den kamuoyuna mektup

343
Mehmet Ali Şengül’den kamuoyuna mektup

Zaman Almanya yazarı Mehmet Ali Şengül, Hürriyet Gazetesi’nde Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ardından yerine geçecek isim olarak isminin geçtiği habere dair açıklama yaptı

Sevgili Dostlarıma ve Kamuoyuna Mektup

1945 yılında mütevazi bir köyde dünyaya gözünü açmış bir Anadolu insanıyım. Dedemin ifadesiyle cihan harplerinde beş kardeş cepheye gitmişler. Sadece en küçükleri olan dedem kulakları tamamen sağır, parmakları el ayasına kaynamış, vücudunun neresinde ne gibi yaralar olduğunu bilemediğim bir gazi olarak, yıllar sonra köyüne dönebilmiş. Yakın akraba olarak kimsesi kalmadığı için, boğaz tokluğuna bir ağaya hizmetkar olmuş.

Ülkemiz maddi-manevi biraz kendini toparladığı dönemde, dedeme maaş ve bir gazi madalyası takdir edilmiş. ‘Ben vatanıma ve milletime Allah için hizmet ettim. Ahiret mükafatını dünyada almak istemiyorum‘ diyerek devletine teşekkür edip kabul etmemiş. Vefatından sonra devlet aynı teklifi babaanneme yapmış. Babam ‘Anne, babam almadı sen de alma, ben sana bakarım‘ demiş, o da kabul etmeyip devletine teşekkür etmiş.

Böylesine vatanına ve milletine kendini adamış bir aileye mensubum. Şuan 71 yaşımdayım, altmış yıl evvel başladığım Kur’an Kursu ve İmam-Hatip tahsilini yaptıktan ve askerlik görevimi de tamamladıktan sonra, Diyanet İşleri İzmir müftülüğüne bağlı, resmi – gayr-ı resmi yaklaşık otuz yıl milletimin dini ve manevi hayatına hizmette bulundum.

İradem dışı kaderin sevkiyle, İzmir Kestane Pazarı İmam Hatip ve ilahiyat da öğrenci yetiştirme derneği yurduna idareci olarak gelen Fethullah Gülen Hocaefendi ile talebe-hoca münasebetimiz oldu. İslamı ruhunda yaşayan bir insan olması itibariyle, kısa zamanda vakar ve ciddiyeti, ihlas ve samimiyeti, hayatını bir tahta kulübede geçiren bir insan olarak bütün talebelerin sevgisini ve güvenini kazandı.

Ege bölgesi gezici vaizi olması itibariyle, temsil ettiği hizmeti dünyevi-uhrevi hiçbir şeye alet etmeden, Kur‘an ve Sünnet çizgisinde yaşantısıyla, hem talebeye hem halka yaptığı ders, vaaz ve konferanslarıyla ülke çapında kendini kabul ettirip sevdirdi.

Diyanet Teşkilatına mensup bütün arkadaşlarımızın, hocalarımızın vazifesi, halkımıza dinin temel esaslarını ve ruhunu temsil ederek tebliğ etmekti. Devletimiz de bu vazifeyi yapmamız için maaş veriyordu. Yapmış olduğumuz bu vazifenin devamı mahiyetinde olan bu ‘Hizmet‘, ülkemiz genelinde başarılı olduğu görülünce halkımız gönülden benimseyerek sahip çıktı, eğitim ağırlıklı olan bu faaliyetlere büyük bir güven duygusuyla çocuklarını da vererek destek verdi. Böylece, ülkemizin ve milletimizin itibarını ve şehit kanını temsil eden bayrağımızı dünyanın birçok ülkesine tanıtma şerefini Allah (cc) nasip etti.

Yarım asra yakın bir dönemde milletimizin ve ülkemizin aleyhinde en küçük bir arızası dahi tesbit edilemeyen, ahlaklı ve faziletli hayr-ul halef nesillerin yetişmesinde büyük emeği bulunan bu Hizmet’in, birden hangi sebep ve saikten olduğunu tam bilememekle beraber, kıskançlığın ağır bastığını tahmin ettiğim bir refleksle; devlete paralel yapılanma gibi gösterilmek suretiyle, milletin ve devletin şahs-ı manevisi isnad ve iftiralarla yanıltılarak, ‘Hizmet‘in itibarını kamuoyunda sarsma ve terör örgütü gibi göstermeye çalışıldı ve hala devam etmektedir.

1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat askeri muhtıra ve darbeleri gören ve yaşayan bir insan olarak, inanan insanların fiili hiçbir suçları isbat edilemediği halde, değişik isimler ile mesela gerici, yobaz, mürteci gibi isnadlarla sürekli yollarının kesildiğini, meşru hakları olan dini yaşantılarını, fikir ve düşüncelerini, demokratik bir ortamda yaşama ve ifade etme fırsatı bulamadığını ve sürekli engel olunduğunu müşahede ettim.

Bu yaşıma kadar değil insanlara, hayvanlara bile iradi olarak kötülük yapmadım. Ülkemin, milletimin ve topyekün insanlığın mutlu ve huzurlu olabilmesi, dünya barışının tesisine katkıda bulunma mevzuunda üzerime düşen sorumluluğun şuuru içinde yapmam gereken vazifemi yerine getirebilme gayreti içinde bulundum.

Buna rağmen 1980 askeri darbe neticesinde ihbar üzere 52.gün vazifeme giderken tutuklandım. Sıkıyönetim komutanlığı askeri mahkemesinde yargılanıp, sorgulanıp, aynı gün serbest bırakıldım. 1983 yılına kadar da ek bir vazifeyle çocuk ıslahevinde görev yaptım.

1983 yılında yine evimden alınarak tutuklandım. Suçumun ne olduğunu bilmeden, bir ay emniyet müdürlüğünde gözaltında, daha sonra mahkemeden beraat edilene kadar askeri hapishanede mahkum oldum. Meğer suçum, 163‘ün birinci maddesi olan ‘devletin temel nizamlarını yıkıp yerine şeriat devleti kurma maksadıyla gizli oluşturulmuş bir örgütün mensubu‘ olmakmış.

Hayalimden geçmeyen, yıllarca yaptığım sohbet ve konferanslarda bir kelimeyle bile ifade etmediğim bu isnad edilen suçun aslı olmadığı, sıkıyönetim askeri mahkemesinin verdiği beraat kararıyla ispatlanmış oldu. Buna rağmen bağlı bulunduğum kurumdan, ‘Her ne kadar mahkemeniz berat etmiş olsa da, vazife yapmanız sakıncalı görüldüğünden işinize son verilmiştir‘ dendi. 9 yıl sonra iade-i itibar verilerek vazifeme geri döndüm, bir süre sonra da emekli olarak görevimden ayrıldım.

36 yıl sonra bugünlerde, elli yıl evvel talebesi olmakla şeref duyduğum Fethullah Gülen Hocaefendi başta olmak üzere, hiçbir adli vak’ası ve suçu bulunmayan, bir ömür boyu ceplerinde bıçak dahi taşımayan arkadaşlarımla birlikte ben yine, bir örgüt elemanı olarak tek taraflı medya ve aynı zamanda avukatım dahil hiçbir müdafaa imkanı verilmeyen mahkeme tarafından, hakkımızda tutuklama kararının olduğunu öğrendim.

Ülkemde şerefle vazifemi ifa edip emekli olduktan sonra, 1992 yılında Almanya‘ya geldim. Bir müddet hem idareciliğini hem de köşe yazarlığını yaptığım Zaman Gazetesinde 26 yıldır halen çalışmaktayım.

Bu gerçeklere rağmen, Sabah gazetesi “İşte Fetö’nün beyin takımı” başlıklı manşetinde bana dair, sözde ‘eski Türkiye imamı yurtdışına kaçtı” ifadelerini içeren bir haber yayımlamıştır. Bunun yanında, kendilerini hiç tanımadığım, bir defa dahi görmediğim ve görüşmediğim Türkiye gazetesinde yazan Fuat Uğur tarafından, çevremde kimsenin tanımadığı Ümit Akdemir isminde birisinin iddialarını kaynak gösterilerek hakkımda oluşturulan masabaşı senaryolarıyla, güya ben paralel çetenin Suriye organizatörü olarak vazife yapan ve halen de orada yaşayan sorumlu bir kişiymişim gibi lanse edilmiştir.

Ben 1978 yılında, yani 38 yıl evvel merhum babam ve merhume annemi karayoluyla hacca götürürken Suriye‘den transit geçerken bu ülkeye uğradım. O günden bugüne hiçbir zaman Suriye’ye gitmedim. Arkamda bana destek olduğu iddia edilen merhum allame Ramazan el-Buti Hazretleri dahil, Suriye‘de hiçbir din alimi veya tüccarla da görüşmedim.

Hakkımızda iddia edilen, aslı ve alakası olmayan suç isnadıyla 2015 yılında evimiz basılıp arama yapılmıştır. ‘Suç unsuru olabilecek herhangi bir şeye rastlanmamıştır‘ tesbiti ve beyanıyla rapor tutulmuştur.

Hala sırrı çözülemeyen, net olarak ortaya konulamayan, mahiyeti meçhul ‘Darbe Senaryosu‘ üzerimize atılarak, masum ve hiçbir şeyden haberi olmayan, sadece dini inancını yaşayan, ülkesine ve insanına elinden geldiği kadar hizmet etmeye çalışan, hayır yolunda koşturan binlerce insan gibi benim de, ülkeme hizmet ettiğine inandığım bir vakfa yıllar evvel bağışladığım evime ve kapı anahtarı değiştirilerek evdeki şahsi ve ev eşyalarıma el konulmuştur.

Masumum! Ülkemi ve (aldatılmış, kandırılmış da olsa) milletimi çok seviyorum. Hiçbir şeyden haberim olmadığı, hakkımda uydurma senaryolarla isnad ve iftirada bulunulduğunu tekrar ifade etmekle beraber, bu isnad ve iftiraları yapanlara bir insan olarak acıyor ve onlar için  -Cenab-ı Hak’tan daha şefkatli olamayacağımız mahfuz- sadece hidayet diliyorum.

Bunun gibi daha birçok masabaşı yalan isnad ve iftiraları, havuz medyasında maalesef görüyor ve okuyoruz. Doğru haber imkanları olmadığı ve kendimizi ifade edebilecek medya vs. bulunmadığı için sevgili dostlarıma ve kamuoyuna bu gerçekleri ifade etme ihtiyacı duydum.

Bu ifadelerimle hiçbir zaman ne devletimin, ne milletimin, ne de şahıs ve devlet adamlarının itibarıyla oynamayı düşünmedim. Kimseye karşı dargın ve küskün değilim. Sadece Allah‘ın rızasını kazanabilme düşüncesiyle ve kendimi milletime, gelecek nesillerimize ve insanlık hizmetine adadığımı bir kez daha ifade etmek istedim. Ülkemizin başında bulunan, aileleri, akrabaları, komşuları ve milletimizi birbirine hasım haline getiren bu musibetin biran evvel bitmesini Cenab-ı Haktan diliyor ve dua ediyorum.

Dostlarıma ve kamuoyuna bu mektubu hazırladığım anda yine hayalimden geçmeyen bir yalan haberle karşılaştım. Hürriyet’in ulaştığı iddia edilen bu haberde benim için güya “Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ardından yerine geçecek isim Mehmet Ali Şengül’dür” diye ifade edilmekteydi. Her an ölümsüz ebedi aleme, Rabbimizin huzuruna imanla gidebilir miyim mülahazasının ağır bastığı bu günlerde beni liderlik yarışına koyduklarını esefle müşahede ettim. Bu konuda ne benim bir beyanım vardır. Ne de böyle bir seçim olmuştur. Ne de böyle bir tercih ifade edilmiştir. Haber tamamen yalandır.

Akla kapıyı açıp iradeyi elden almayan Allah (cc) herkesi iradesiyle serbest bırakmıştır. Kimsenin elini tutamıyor, ağzına fermuar vuramıyoruz ama, bu dünyanın öbür tarafı da var. Adili Mutlak olan Allah her şeyi görüyor ve biliyor. Biz her şeyimizi ona havale ediyoruz. Onun huzurunda hesaplaşmak üzere tanıdığım ve tanımadığım herkese sevgi ve saygılarımı sunuyor, teşekkür ediyorum.

CEVAP VER