Meşhur İslam aliminden Hizmet Hareketine yapılanlara ve sessizliğe isyan

9013

İslam aleminde tanınan  mütefekkir Prof. Dr. Osman Muhammed Ğarip, Kürtçe kaleme aldığı mektubunda hizmet hareketine yönelik soykırıma varan zulme ve islam alimlerinin sessiz kalışına, ele aldığı makaleyle isyan etti.

Türkiye’de kanaat önderleri, ilahiyat camiası ve ulemanın kayma noktası haline gelen darbe girişimi      

15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’de sözde hükümete yönelik gerçekleştirilmek istenen başarısız darbe girişiminin gürültüsü bütün dünyada yankılandı. İnsanlar bu olay karşısında değişik gruplara farklı düşüncelere ayrıldılar. Bunlardan yönetimin devrilmesini, darbecilerin galip gelmesini ve darbenin başarılı bir şekilde sonuçlanmasını temenni eden bir kesim sevinçli ve neşeliydi. Bir diğer grup kederli ve üzgündü; zira bunlar, darbe sonrasında Türkiye’nin Suriye, Irak ve Yemen gibi bir duruma düşmesinden korkuyorlardı. Kimisi de laubali idi. Herhangi bir Amerikan korku filmi seyreden, olayın netice ve sonuçlarıyla ilgilenmeyen bir seyirci edasıyla hareket ediyordu.

Azıcık aklı olan herkes, hususiyle günümüzde askeri darbelerin herhangi bir fayda sağlamadığını ve topluma kalıcı bir çözüm üretemediğini bilir. Hatta denilebilir ki askeri darbelerin uğradığı yerlerde emniyet ve güven ortamından da bahsedilemez.

Bundan ötürü akl-ı selim sahibi kimseler bütün dünyayı ilgilendiren bu darbe girişimi neticesinde seslerini yükseltmiş ve bu darbe teşebbüsünü ciddi ve sert bir şekilde kınamışlardır.

Şahsen ben darbe girişimini duyar duymaz zihnim dağınık, kafam karışık bir vaziyette televizyonun başına koştum. Cenabı Hak’tan Türkiye’yi ve ahalisini, oranın huzur ve emniyetini muhafaza etmesini, kumpas kurmak isteyenlerin komplolarından, şerlilerin şerrinden sıyanet buyurmasını ve darbeye yeltenenleri de emellerine ulaştırmaması hususunda tazarru ve yakarışta bulundum.

Derken Türkiye’yi yönetenler ortaya çıktılar ve darbe girişimi ile ilgili bir bilgilerinin olmadıklarını söylediler. Onlar böyle söylediler ama onların bu tutumu darbe ile ilgili pek çok şek, şüphe ve soruyu akıllara getirdi. Zira bilmediklerini söyledikleri darbe girişimi ile ilgili mahkemelerin devreye girmesini beklemeden itham dolu bakışları bütünüyle “paralel yapı” dedikleri kimselere yönelttiler. Bununla da bütün dünyada tanınan İslam mütefekkiri ve kanaat önderi Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tesis ettiği hizmet hareketini kastediyorlardı. Oysaki Fethullah Gülen, darbe ve darbe ile ilgili yaşananlarla alakalı hiçbir bilgisinin olmadığını bu konuyu resmi olarak yapılan açıklamalardan sonra duyduğunu, darbeyi kabul etmediğini, böyle bir şeye razı olmadığını ve darbeye karışanlardan ahirette, Mahkemeyi Kübra’da hesap soracağını gayet net bir şekilde ilan etmişti. Zira darbenin en çok kendisine, İslam dinini tebliğ yolunda hizmet eden cemaatine ve hizmet çizgisine zarar vereceğini; şiddet kullanarak dine hizmet etmeye kesinlikle inanmadığını ve askeri darbelerin de bütünüyle şiddet ile kaim olduğunu, şiddetten başka bir netice hasıl etmediğini deklare etmişti.

Bütün bunların yanında Gülen, çok açık ve net bir şekilde uluslararası bir araştırma komisyonunun darbeyi kimin yaptığı ile ilgili vereceği hükmü şimdiden kabul ettiğini ilan etmiş, bununla da kalmamış darbede parmağı olduğunu ispat ederlerse kendisinin bizzat idam ipini gönüllü göğüsleyeceğini bütün dünyaya duyurmuştu.

Hakikat bu olmasına rağmen insanın içini hüzünle dolduran, kalbini param parça eden bir mesele var ki o da; İslam’ı tebliğ eden mürşit, kanaat önderi ve âlimlerin -özellikle Siyasal İslam düşüncesine sahip olan kimselerin- bu konuda herhangi bir bilgileri olmadığı halde bir tarafı dinleyip diğer tarafa kulak tıkamaları, bir tarafın ağzından çıkan her şeyi öbür tarafı dinlemeden tasdik etmeleri ve Türkiye’deki hâkim yönetimin her dediğini papağan gibi tekrar etmeleridir. Hiçbir delil, hüccet olmaksızın Gülen Hocaefendi ve cemaatini terör, hıyanet, Yahudi’ye uşaklık ve İsrail’in menfaatleri için ajanlık yapmakla damgalamaya başlamalarıdır.!!!

Fitne zamanlarında böyle bir yol ve usul ile insanları itham etmek göklerin ve yerin kanunlarına muhalif hareket etmek demektir. Zira göklerin ve yerin kanunları, birbiri ile nizalı olan iki tarafın her birine herhangi bir torpil, kayırma, hoş ve şirin görünmede bulunmaksızın kulak verip iyice dinledikten sonra haklı olanı tasdik öbürünü de tekzip etmeyi mecburi istikamet olarak göstermektedir.

Dolayısıyla tek taraflı hareket eden bazı âlim, cemaat lideri ve kanaat önderleri hakka bağlılık ve haklının yanında olmaları; hatta hak, kâfir olan düşmanlarının safında bile olsa onu söylemeleri gerekirdi. Bunun da ötesinde eğer hak şeytanın tarafında bile olsa kabullenmeleri ve ifade etmeleri iktiza ederdi. Onlar, hakkaniyetin yanında yer alıp ona bağlılıklarını ifade etmeleri gerekirken bunun yerine Türkiye’de hâkim olan yönetime ve kendilerini birbirine bağlayan çıkar ilişkilerine saplanıp kaldılar. Oysaki ne olursa olsun hakka tarafgirlikten ayrılmamaları gerekirdi. Zira Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) adalet çizgisinde nasıl hareket edilmesi gerektiğini bizlere öğretmektedir. Şöyle ki Allah Resulü (s.a.s.) Ebu Hüreyre’yi zekat mallarını korumakla görevlendirmişti. Nitekim, Ebu Hüreyre gece bir kimseyi kendisine emanet edilen bu yiyeceklerden çalarken yakalamış ve onu hakkında hüküm vermesi için Peygamber Efendimiz’e götürmek istemişti. İlgili şahıs çok ciddi ihtiyaç sahibi olduğunu söyleyerek yalvarmış bunun üzere Ebu Hüreyre de onu serbest bırakmıştı. Ertesi gün Allah Resulü Ebu Hüreyre’ye bu şahsın yalan söylediğini tekrar yine geleceğini bildirmişti. Bu durum bir-kaç kez tekrar edince sonunda Ebu Hüreyre yakaladığı bu şahsı  Allah Resulü’ne götürmede kararlı olduğunu söyleyince, ilgili kimse beni bırakırsan sana çok hayırlı kelimeler öğreteceğim demiş ve gece yatmadan önce “ayete’l-kürsî”yi okuduğunda sabaha kadar şeytanın şerrinden korunacağını söylemişti. Ebu Hüreyre bu durumu Peygamber Efendimiz’e bildirdiğinde Allah Resulü bu şahsın şeytan olduğunu bildirerek; “Şeytan  yalancının tekidir. Ama bu konuda sana doğru söylemiş.”  (Buhari, vekalet, 10; bed’ul-halk, 10) buyurarak hakkın şeytanın yanında bile olsa kabul edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Muhterem Hocaefendi ve hizmet hareketine türlü türlü iftiralar atan bu kimseler sanki Cenabı Hakkın şu ayetini hiç duymamış gibiler: “Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın! Yoksa,gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.”(Hucurat, 49/6)

Sanki onlar Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) Hz. Ali’yi Yemen’e kâdı olarak gönderirken yaptığı altın nasihatlerden gâfil gibiler. Allah Resulü, Hz. Ali’ye: “Senin huzuruna iki tane hasım, birbiri ile davalı gelip oturduğunda birini dinleyip öbürünü de birincisini dinlediğin gibi dinlemeden kesinlikle hüküm verme, kestirip atma! Gerçek hükmün ortaya çıkmasına en layık, en uygun olan davranış işte bu şekilde hareket etmendir.” (Ebu Davud, akdiye, 6; Müslim, mesacid, 90)

Allah aşkına! Nerede takva!? Ve nerede adaletin kanunları!?? Nerede hükmü kesin olan ayet ve hadisleri heva ve heves, kapris ve menfaatlerimize hakem kılmak! Ve nerede “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır.Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın! Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 4/135)

Diğer taraftan Türkiye’deki hükümete gelince -Allah şahid- ben onların ne rakibi ne de düşmanıyım. İşin doğrusu ben onlar için şefkatten başka bir şey düşünmeyen, kendileri için hayır, istikamet, itidal ve doğruluktan başka bir şey dilemeyen birisiyim.  Ne var ki onlar, bu çok tehlikeli darbe girişimi sebebiyle hizmet hareketine karşı çok ciddi hatalar yaptılar.

Yaptıkları hataların bir kısmı şunlardır:

  1. Birilerini itham etmede acele edip çarçabuk karar verdiler. Oysaki adalet, hikmet ve doğruluk esası ile hareket eden bir siyasi yönetim karar vermede acele etmez/etmemelidir. Zira acele ile hemen birilerini itham etmek ve onlar hakkında karar vermek hak yoldan kayma ve helak olma sebebidir. Nitekim bu şekilde hareket edenler de çoğunlukla pişmanlığın esiri olurlar.
  1.  Kur’an’ın “Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.” (En’am, 6/164; İsra, 17/15; Fâtır, 35/18; Zümer, 39/7; Necm, 53/38) kaidesine muhalif hareket etmeleridir. Ayette bildirildiği üzere bir insanın bir başkasının suçundan ötürü alınıp cezalandırılması caiz değildir. İsterse bu cezalandırılan kimse suçlunun babası, oğlu, kardeşi, hanımı, ortağı veya arkadaşı olsun fark etmez. Kesinlikle cezalandırılamaz. Hizmet hareketine mensup, taraftar, dost, yardım eden, bir-iki kelime ile öven veya aralarında bir bağ olan insanları rastgele tutuklamaya, hapse atmaya, kamu vazifesinden ilişiğini kesmeye gelince bütün bu yapılanların adil, doğru bir yönetim ile herhangi bir bağı ve alakası yoktur. Yönetenlerin bu şekilde hareket etmeleri başka değil kendilerinin ve yandaşlarının sonlarının geldiğini haber vermektedir. Bizim gördüğümüz ve okuduklarımız bundan ibarettir. Hatta öyle anlaşılıyor ki; eğer onlar insanların kalplerine ulaşabilselerdi şüphesiz ki orada da teftiş, araştırma ve kazı çalışması yapar gönüllerin içindeki hizmet hareketine olan sevgi veya öfkeyi bulup çıkarmaya çalışırlardı.

Mesela piri fani bir ihtiyarın sırf oğlunun hizmet hareketine mensubiyetinden dolayı hapsedilmesinin nasıl bir suç ve günah olduğunu bilemiyorum!

Oğlunun yapıp yapmadığı belli olmayan bir işten ötürü yaşlı annesinin hesaba çekilmesini anlayamıyorum!

  1.  Nebilerin, peygamberlerin, Salihlerin, hikmet ehlinin ve adaletle hareket edenlerin tabiatı ve karakteri olan, müsamaha, şefkat ve merhamet ruhunu bırakıp onun yerine zorbaların, tiranların huyu olan intikam hırsıyla davranmayı tercih etmeleri de bir diğer hatalarıdır. Bunları söylerken size, “Herkesi serbest bırakın, affedin!” diye bir çağrıda bulunmuyorum. Zira insanları serbest bırakmak, affetmek; mefâsid ile ona terettüp eden mesâlih arasındaki dengeye göre tartarak bir değerlendirmede bulunmaya bağlıdır. Bu da Türkiye’deki adalet mekanizmasının, hukukun prensiplerine göre karar verenlerin işidir. Ancak intikam ruhuyla hareket ederek, darbeye iştirak etti töhmetiyle insanları, onların yakınlarını, akrabalarını cezalandıran bir siyasi yönetim, adaletten, hakkaniyetten, doğruluktan göklerin yerden uzaklığı kadar uzaktır.

Fikrin karşısında  kuvvetle başa çıkılamaz

  1.  Türkiye’deki yönetimin güç ve kuvvet kullanmayı, zorbalık ve despotluğu akıl ve mantık eksenli davranmaya tercih etmesidir. Şek ve şüphe edilmemesi gereken hakikatlerdendir ki, kaba kuvvet kullanılarak herhangi bir düşünceyle mücadele edilemez. Aynı şekilde mantık ve fikrin karşısına da kuvvetle çıkılmaz. İşin doğrusu kuvvete kuvvet, düşünceye düşünce, aksiyona aksiyon ile mukabele edilir. Dolayısıyla düşünce nurunu kuvvet kullanarak söndürmeye çalışanlar hedeflerine asla ulaşamazlar. Bunlar tatlı su kaynağı sanarak serap peşinde koşan kimse gibidir. Serabın peşinde koşarlar onun yanına vardıklarında da hiçbir şey bulamazlar, bulamadıkları gibi karşılarında da Allah’ı bulurlar. Allah da onların hesabını tastamam görüverir. Allah’ım ne müthiş bir hesap!

Hizmet hareketi, bir düşünce ve eğitim hareketidir

Türkiye’deki hâkim yönetimin hizmet hareketini kökten kazıma yolunu takip etmeyi kendilerine yegane siyaset olarak kabul etmelerine gelince, bu yaptıkları ne onlara bir fayda sağlar ne de hizmet hareketine gönül vermiş insanların sebat ve adanmışlığına zarar verir. Zira Hizmet hareketi, Muhterem Hocaefendi’nin fikir ve düşüncelerini, projelerini hayata geçirmeye çalışan bir düşünce, eğitim ve aksiyon cemaatidir. Ve bu insanlar aynı zamanda Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin yol ve metodundan da ayrılmadan hizmet etmektedirler. Şahsi menfaatleri yerine hizmetin menfaat ve maslahatlarını tercih eden ve onun değerlerini yüceltmek adına kendilerince en kıymetli en değerli imkânlarını feda eden bu uğurda yardan ve serden geçen pek çok erkek ve kadın İslam’ın bayrağını her yerde yüceltmekte onun sancaktarlığını yapmaktadırlar. Şüphesiz ki bu hizmet gönüllüleri,kendileri ile karşılaşan ve kendilerinin insan hayatı ve insanlık üzerindeki izlerini, tesirlerini görenlerin gözlerini kamaştırmakta dırlar.

Kaba kuvvetle değil, fikre karşı fikir

Bu adanmış, gönüllüler hareketine karşı çıkanlar, bunları bitirmek, yok etmek istiyorlarsa kaba kuvvetle değil, fikre karşı fikir, söze karşı söz metodunu kullanarak mücadele etmeleri gerekir. Bu kimse şunu iyi bilmelidir ki; fikre karşı kaba kuvvet kullanmak, sözlerin büyüleyiciliğine mukabil silah kullanmak suretiyle cemaati bitirmek mümkün değildir. İşin doğrusu, bu şekilde cemaati bitirmek bir yana o, her geçen gün gücüne güç katar. Hizmet gönüllerini bitirmek için kuvvet kullanmak onların sebat, gayret ve kahramanlıklarını artırmadan başka bir işe yaramaz.Zira dünya hizmet erlerinin yeryüzünü imar adına yaptıklarına, arkalarında bıraktıkları eserlere ve izlere her yerde şahittir. Onlar, Sibirya soğuğundan, Afrika sıcağına kadar İslam’ın yüce değerlerini ve barışı neşretmek için 170 den fazla dünya devletinde okul açmışlardır.

Hizmetle yarışmak istiyorsanız…

Eğer hizmet hareketi ile yarışmak istiyorsanız, meydan herkesi içine alacak kadar geniştir. Bizlere performansınızı, gayretlerinizi gösterin! Hizmet insanlarının yaptığı gibi bize dünyada açtığınız okullarınızı, üniversitelerinizi gösterin! Gösterin bize en ağır şartlar altında yaşayan Afrika insanına açtığınız hastanelerinizi ve yardım derneklerinizi. Yoksa elinizden tutup da sizleri  engelleyenler mi var?! Ellerinize hiçbir şey yapamasın, boşu boşuna dursun diye demir kelepçe vuranlar mı var! Kim sizin faydalı güzel ve sağlam iş yapma yollarını görmemeniz için gözlerinize perde çekiyor! Kim sizin akıllarınızı bağladı, zihinlerinize engel koydu da onları hiçbir şeye aklı ermez hale getirip dondurdu. Sizler de hizmet insanlarının yaptığı gibi yurdunuzu, yuvanızı terk ederek kimsenin uğramadığı en ücra yerlere,  çöllere, ıssız mekânlara hizmet etmek için gidin. Cemaat insanlarının gece-gündüz yaptığı gibi siz de ciğerparelerinizi dünyanın her tarafına gönderin.

Ey âlimler, fikir adamları!!!

Tekrar başladığım yere dönüyorum. Ey âlimler, fikir adamları müzakere zemininde ortaya saçtığım sizleri inciten bu sözlerimden sonra şunları söylemek istiyorum:

Sizler Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’yi itham edip durdunuz. Ondan darbeye teşebbüsü îma eden yakından veya uzaktan bir şey görmediğiniz halde hemen onu kınamaya ve ona kaba ve sert bir şekilde hücum etmeye başladınız. Diğer taraftan sizler hükümetin darbe girişiminin ilk gününden itibaren süratle, insanın aklını başından alan, hayrete sevk eden korkunç operasyonlarla, insanların tasfiye edildiğini, kökünün kazındığını, derdest edilip hapse tıkıldığını, vazifeden atıldığını bizzat gözlerinizle müşahede ettiniz. Bütün bunları görmenize rağmen bir kerecik bile Erdoğan’a bu kadar hızlı bir şekilde tasfiye edilecek ve hapse atılacak insanların listelerini nasıl hazırladığını sormadınız!

Bir kere bile Türkiye’yi ilerletip modern ülkeler seviyesine çıkarmaya çalışan, eğitimden başka bir dertleri olmayan gariban öğretmenlerin darbe ile nasıl bir alakalarının olduğunu sormadınız!  Nitekim vazifelerinden atılan öğretmenlerin sayısı 50.000’e yaklaştı.

Yine sizler sağlık alanında görevinden uzaklaştırılan doktor, hemşire, bakıcı ve idareci 6.000 insanın suçunun ne olduğunu Erdoğan’a sorma cesareti gösteremediniz.

1577 dekanın, 94 futbol hakeminin başarısız darbe girişimi ile nasıl bir ilişkisinin olduğunu soramadınız.

Keza 3.000 hâkim ve savcının akıbeti, kapatılan 15 üniversite, 1000 den fazla okul ve hayır derneği, 35 tane hastane, klinik ve sağlık birimi ile ilgili olarak da soru sorma ihtiyacı duymadınız!

Allah aşkına Aile Bakanlığının darbe ile ne alakası vardı da oradan 6.000 erkek-bayan tasfiye edilerek cezalandırıldı!

Nedir bu çifte standart uygulaması?!

Hükümetin yaptığı apaçık zulüm ve adaletsizlikleri görmezlikten gelerek masum görüyor, hizmet hareketile ilgili hiçbir delile dayanmayan itham ve iddiaları ise gerçek gibi kabul ediyorsunuz! Oysaki hak ve adalet herkes için geçerlidir, değişmemesi gerekir.

Niçin Erdoğan’dan Türkiye’nin her tarafında hizmet hareketine bağlı insanların mallarına çökmesinin, müesseselerini kapatmasının gerekçelerini açıklamasını istemediniz! Ve yine dünyanın dört bir yanına açılmış hizmet hareketine ait müesseselerin kapatılıp, yeryüzünde bir tek hizmet ferdi kalmaması için elinden gelen her şeyi yapan bu şahsa neye dayanarak bunları yaptığını beyan etmesini talep etmediniz!!??

Bu şekilde insanların mallarına çökmek, gasp etmenin ta kendisi değil midir? Oysaki Peygamber Efendimiz(s.a.s.): “Kim haksız yere bir insanın malına çöküp, alırsa şüphesiz ki Allah Teâlâ ona cehennemi vacip, cenneti de haram kılar.” buyurduğunda oradakilerden birisi, “Çok küçük bir şey almış olsa da aynı şekilde cezalandırılır mı?” diye sorunca Allah Resulü, “Bir misvak ağacının çubuğu bile olsa!” diyerek mukabelede bulunmuş (Müslim, iman, 218; Buhari, tevhid, 24) ve meselenin ne kadar ehemmiyetli olduğuna bir kez daha dikkatleri çekmiştir.

Hz. Ali’nin Hariciler ile yaptığı hak mücadelesini niye hatırlamıyorsunuz. Hariciler Hz. Ali’yi tekfir etmiş, Müslümanların safında çatlaklık meydana getirmiş ve Hz. Ali ile savaşmışlardı. Hz. Ali de onlar ile yaptığı savaşta galip gelmiş fakat onların mallarından ne bir altın ne de gümüş almıştı.

Nerede sizin  2013 yılında yolsuzluk dosyalarının ortaya çıkmasından sonra Türkiye’yi yöneten parti ile Hizmet hareketi arasında yaşanan ihtilaf da ıslah edici rolünüz? Niçin Yüce Allah’ın şu ayetini unutuyorsunuz: “Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını bulun! Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız.” (Hucurat, 49/10)

Ey hocalarım, maneviyat büyüklerim, mütefekkirlerim, cemaat liderleri, kanaat önderleri! Hz. Ali’nin, her iki tarafı da iyice dinleyip araştırmadan kolay yolu seçerek olayı tam çözemeden karar veren bir kâdıya, “Bu mesele bu şekilde çözülmez.  Her iki tarafı da iyice dinleyip delilleri değerlendikten sonra karar vermek gerekir” manasına gelen sözlerini sizlere söylememi de müsamaha ile karşılamanızı istirham ediyorum.

Netice itibariyle herkesi özellikle de ulema, mütefekkir ve maneviyat liderlerini, iki taraftan birisi hakkında hüküm verecekleri zaman ancak ikisini de birlikte dinledikten sonra iyice bakıp araştırarak, düşünerek teenni ile hüküm vermeye ve hakperestliği, hakka dostluğu her türlü alaka, ilişki ve menfaate tercih etmeye çağırıyorum.

Prof. Dr. Osman Muhammed Ğarip

Yazının orjinalini Arapça olarak okumak için tıklayınız.

 

2 YORUMLAR

CEVAP VER