UÇURTMAYI VURDULAR 

132
UÇURTMAYI VURDULAR 

O müthiş ve hisli ezgi eşliğinde izlediğimiz filmin adı olmuştu “Uçurtmayı vurmasınlar”. Her şeyden habersiz bir yavrunun annesiyle beraber kaldığı mecburi ikamet yerinde yaşananları güzel bir şekilde anlatan bu filmin bugün de örnekleri var. Filmdeki içli sahneler, bugünkü hissiyata tercüman oluyor.  

Hevesli hevesli annesine uçurtmaları soran sabinin hayalleri işgüzar bir cendermenin nişan almasıyla yıkılmıştı filmde. “Vurmasınlar temennisi dudaklardan dökülse de filmlerdeki kötü amca sahnedeydi… Ve günümüze gelindiğinde, uçurtmayı vurdular. 

Bu acılı tiyatronun perde arkası baskın ve tevkiflerle başladı. Gece vakti uyanan çocuklar evlerine ayakkabıyla giren kirli sakallı amcaların neci olduklarını anlamadılar önce. Kimi babalar, “Hayat güzeldir” filminden mi esinlendiler nedir, küçücük yavrulara bunun bir oyun olduğunu anlatmaya çalıştılar. 

Kiminin hem annesi hem de babası götürülünce yavrucak kendini komşu teyzenin evinde buldu. Kimisi o kadar şanslı da değildi. Şimdi anne-baba bir hapiste, kendileri de “çocuk yuvası” namlı bir başka hapisteydi. 

Herkes evden mi alındı sanki, ya ameliyathaneden alınanlar? Hırsızı kovalaması, teröristi yakalaması için yetiştirilip masraf edilen polisler, bekçi … gibi ameliyathane hatta doğumhane kapılarına dikildi. Kimisi bu işi bir av … gibi iştahla yapsa da kimisi de  kendisini haysiyeti ayaklar altına alınmış gibi hissetti. Kadını doğumdan alıp koğuşa götürmek de neydi. Oğlu nereden bilecek ki göğsünü gere gere “O bir polis!” dediği ve kahraman bellediği babasının ameliyathane kapısında lohusa kadınlara kelepçe vurup yedeğinde de sabîleri hapse götürdüğünü? 

Hele gözaltında, nezarethanede bağıra bağıra tek başına doğum yapmak zorunda kalan o kadın?.. Onun çığlıkları burada da ötede de terk etmesin buna sebep olanları ve göz yumanları. Kadın acısına mı yansın, yan hücrelerdeki bir sürü erkeğin çığlıklarına şahit olmasının mahcubiyetine mi yansın? 

*** 

Perdenin bu tarafı mapus duvarlarının ardı. Tarihe geçecek sahnelerin yaşandığı yer. Annesiyle karanlık hücreye konup günlerce susmayan süt kuzusu, kurtların merhametini nasıl celb edecekti? 

“Size su yok!” hitabının yankısı zindana vurunca susuzluktan bebelerin de nasiplerini almalarını acaba ileride tarih nasıl anlatacaktı?  

Ceviz isteyen kız çocukları, kargaların avluya kırmak için havadan bıraktıkları cevizlerin bir ikram olduğunu nasıl anlayacaklardı ki? 

*** 

Zindan dediğin, sanki dört duvardan mı ibaretti? Ya evleri kendilerine zindan edilenler? Babasını uzun bir göreve gönderildi sanıp “Ona niçin izin vermiyorlar, niçin gelmiyor?” diyen küçük Mehmet Akif’le nasıl helalleşecekler bu ibadet yorgunları, bu mescit kaçkınları? 

Pazardan gelirken  “Anneanne, bir de eve gidiyoruz, babam gelmiş, ne güzel olur!” deyip ninesini ağlatan Mehmet’in yüzüne nasıl bakacaklar? 

Annesi içeride olan süt kuzusunun ninesi tarafından dindirilemeyen feryatları evlerinden duyulacak mı Kırk Haramilerin? Hadi onları yeden topal çoban duymasın, bunca yıl ayrı dünyaların insanları olarak bilinen dindarların(?) hiç mi nasibi olmadı insaftan?  

Dua ediyorum, ediyorum; ama annem gelmiyor diyen Numan ötede yakalarından tuttuğunda ne diyecekler? 

El-Azizde mahpus babasına kavuşma heyecanıyla arabadan iner inmez yola fırlayıp bir kazaya kurban giden çocuğun hesabı kendilerine sorulduğunda elleri böğürlerinde kalmayacak mı?  

Evet, uçurtması vurulan çocuklar için bugünlerde gökyüzü pek bir şey ifade etmeyebilir? Lakin bir güruh, nice irtikap ile tarihtekiler gibi onun bağrındaki bazı bulutlara davetiye çıkarmaktadır; tıpkı Arz-ı Mev’uddakiler, Arakandakiler, Suriye’dekiler gibi…  

Niceleri de Göklerin Sahibinin hikmet edalı muamelesi karşısında iki büklüm, bir yüce fermanı ve mağfiret nişanını yine oradan beklemektedir. 

M.Lutfi Doğantepe