USD
5,3754
EURO
6,0779
ALTIN
214,0497

Enaniyet Asrı

Ene, insanın kendisi, özü, şahsiyeti mânâlarına gelir.

Enaniyet Asrı
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Ene, insanın kendisi, özü, şahsiyeti mânâlarına gelir.

İnsana, varlık, eşyâ ve hâdiseler hakkında tefrik, temyiz, okuma ve değerlendirme yaparak hakikatin kapısını aralayan; iman, amel, ahlak konularında mükellef kılan, ahsen-i takvime mazhar, eşref-i mahluk ve Cenab-ı Hakkın yeryüzünde halifesi olma imkanını tanıyan unsurdur.

Ene, Esma-i İlahiye’nin anahtarıdır. Emanet cihetiyle insana ene anahtarı verilmiştir ki, tüm kâinatın kapılarını onunla açar.

Ene idrak edenler için bir hazine hükmündeyken, mahiyetini bilemeyenler için ise büyük bir gayya ve girdaptır.

Enaniyet asrı,,,

Günümüzde enaniyetin, ben merkezciliğin alabildiğine sınırsızca önünün açıldığını görüyoruz. Özgüven, kişisel gelişim, kendine güven gibi kavram ve düşünceler akl-ı selim imanlı ellerde süzülmediği takdirde, insanlık ve gelecek nesiller, büyük tehlike içinde olacaklardır.

Enaniyetin, ben merkezciliğin, egoizmin sınırsızca, sorumsuzca pompalandığı şu asırda, çalışan azim ve cehd gösteren insan için iki durum söz konusudur. Ya başarılı olur ya da başarısız olur.

Şayet kişi, ene dersini almamışsa, ene hakikatine vakıf olamamışsa, bu iki durumda da hezimete uğrayacaktır.

Birincisi, başarılı olursa…

Makam-mansıp-kariyer, şan-şöhret,  mal-mülk-zenginlik vb. durumların insanı şaşırtma durumuyla karşılaşacaktır. Kendinden bilip, kibre gurura girecek. ‘Ben bu noktaya çalışarak, bileğimin hakkıyla geldim, tırnaklarımla kazıyarak ulaştım, yaptım ettim, çattım’ vb. şirk kokan ifadeler duyulmaya başlayacak kendisinden. Ancak Karun’a yakışacak ifadeler… “(Karun) ben, bu servete bilgim ve becerim sayesinde kavuştum dedi…” (Kasas 28 /78) Sanki dünyada herkes tembel, bir o çalışkan. Herkes beceriksiz bir O olağanüstü yetenekli. Herkes akılsız bir O çok akıllı… Belli bir makama, zenginliğe sahip olamayan herkes tembel, beceriksiz, gayretsiz, akılsız vs… Kendini hayatın merkezinde, her şeyi yöneten, daima muzaffer bir komutan olarak gören böyle bir insan, sosyal hayatta olduğu gibi, aile hayatında da çekilmez bir insandır. Kendisinden başka herkese, kendi lutfettiği kadar bir hakk-ı hayat tanımaya kalkışan bir despot…

Narsizmin yansımaları

Böylece narsizme kayar insan…Ucb, kibir ve gurur virüslerine yakalanmış insan narsistir. Her durum ve şartta mükemmel ve tek doğru ve güzel olduğunu zanneder. Ve bazen daha da ileri giderek,

(Furkan-43)’de tasvir edildiği gibi “..kendi heva ve heveslerini ilah edinen kimse..” ye dönüşür.

Narsist, iflah olmaz bir teveccüh tiryakisidir. Yapabildiklerinden dolayı böylesine şımaran, yapamadıkları karşısında bile övgü bekler. Uyuşturucu mübtelası gibi övülmeye mübteladır. Bu durumları Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilir: “Zannetme ki, yaptıklarından dolayı sevinip şımaran, yapmadıklarından dolayı da övülmek isteyen kimseler –evet sanma ki- onlar azaptan yakayı kurtaracaklar! Onlara hem de can yakıcı bir azap vardır.” (Al-i İmran 3/188)

Ucb, kibir, gurur vb. virüsler kalbi hayatı da bozar, insanın maneviyatını felce uğratır ve yıkar. Ve süreç şöyle işlemeye devam eder: Önce insan imana ait bazı güzellikleri renksiz, tatsız bulmaya başlar. Küfre ait çirkinlikler ise inanılmaz cazip gelir. Birbiriyle irtibatlı, birbirini besleyen bu öldürücü virüsler, insanı Habil olabilecekken Kabil’e çevirebilir. Ayrıca maddi virüsler zamana göre yıl veya asırlara göre değişim geçiriyor ve yenileniyorsa, manevi virüsler de yenileniyor. Her asrın manevi zafiyetleri hastalıkları farklı olabiliyor.  Maddi virüslere karşı bir yılın aşısı, sonraki yıl fayda etmiyor. Yeniden formatlamak, gerekiyor. Tıpkı onun gibi, manevi virüslere karşı da zaman, mekân ve şartlara göre yeni taktikler ve korunma yolları bulmak gerekir.

İkincisi, başarısız olursa…

Bu sefer de kendine inancını yitirir, depresyona bunalımlara girer. Müsebbibü’l esbaba ve kadere dayanmadığı için her sorunu sebeplere yükler. Başarısızlığına hep mazeretler üretir. ‘Tüm sorunlar beni bulur zaten, neye elimi atsam kuruyor, ben çok şanssızım’ gibi ifadelerle sürekli şikâyet eden, sürekli mutsuzluk soluyan bir insan olur. Kendini ve çevresini huzursuz eden bir kişiliğe bürünür. Hayrı da şerri de Allah’ın yarattığı takdirine bağlayamaz, yıkıma uğrar.

Başarıyı Hakkın lütfuna bağlayamayan insan, ömür boyu dere tepe gitse dağlar aşsa da hakikatte bir arpa boyu yol gidememiştir.

Buradan azim, gayret göstermeyeceğiz anlamı çıkmamalıdır. Müsebbibü’l esbab Allah’tır. Sebeplere riayet ibadettir, fiili duadır, vazifedir, kulluktur. Biz Allah emrettiği için sebeplere riayet ederiz, ancak sebeplere ilahlık manası yüklemeyiz.

Malikü’l mülkü tanıyamayan, kendini malik zanneder. Hâlbuki o aciz bir kuldur, memlüktür, köledir.

Bediüzzaman Hazretleri der ki: “Nefsini beğenen ve nefsine itimad eden bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören bahtiyardır.” İnsanın kemalatı buna bağlıdır.

“Üstad Hazretleri, Kur’ân-ı Kerim’de insana verildiği söylenen emaneti ene (benlik) olarak yorumluyor. Ene’nin en önemli rüknü iradedir ve insanın davranışları ona bağlanmıştır. Bir mânâda insan, iradesiyle insandır. Bize düşen de hayatımızı fevkalâde, harikulâde türünden beklentilere bağlamak değil; iradelerimizin hakkını vererek yapılması gerekenleri yapıp, neticeyi Yüce Rabb’imizin muradına bırakmaktır.” ***

İnsan, “Sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratan Allah’tır”(Saffat 37/96) kaidesini unutmamalıdır.

Takdir…

Başarıda motivasyon için takdir ve ödülün yeri şüphesiz çok değerli. Ancak her konuda olduğu gibi, bu hususta da orta yolu tercih etmeli ifrat ve tefritten kaçınmalıdır. Takdir ederken temkinli olmalı, fiilleri asıl sahibinden koparmamalıyız. O insanın şahsiyetini zedelememeli, imanına da zarar vermemelidir.

Efendimiz (sav), “…‘o yaptı, o etti, o mükemmel, o şöyle, eşi menendi yok…’ şeklinde karşısındaki kişiyi yüzüne öven bir sahabiye “O’nun boynunu kırdın” diyerek ikazda bulunmuştur.”

Aşırı övgü, mübalağa, hem o kişinin adeta boynunu kırarken, başkalarının da kıskançlık ve hased damarını kabartabilir. Enaniyetin ilacı, ihlas, samimiyet ve vefadır.

“Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar” der Bediüzzaman..

Enaniyet virüsünden korunmanın çaresi istişareden geçer.

Ferden ferda tek başına olan insan, büyük riskleri göze almalıdır. İnsan her davranışından sorumludur. İstişare ettiği hususlar hariç…

İstişare enaniyetten uzaklaştırır. İnsanların sevgi-saygı-güvenini kazandırır. Kendisinden başka hiç kimsenin görüş ve fikirlerine değer vermeyen insan, ferden ferda olan kimse Tek Adam olma hastalığına yakalanır. Tek adam olma, kişiyi tahakküme, diktatörlüğe, zorbalığa götürür. Firavunlaşır, Nemrutlaşır. “..kendi heva ve heveslerini ilah edinen kimse..”(Furkan 25/43)’nin durumuna düşer.

Benden bize geçiş… Ben-Biz-Hiç’den, Hüveye varma. Toplumun en küçük yapı taşı olan Aile, benden bize geçiştir. Aile ve egoizm, bir araya gelemeyecek, sürekli çatışacak iki olgu.

Efendimiz (sav) vahiyle desteklendiği halde bir istişare kahramanıydı. Sahabesiyle, Ailesiyle, eşleriyle istişare ederdi. Sahabesi, ümmeti tarafından, “doğrusunu ancak Allah ve Rasulü bilir” diye her sözü onaylanan bir peygamber neden istişare ederdi, ihtiyacı mı vardı? Tabii ki yoktu. Ancak “onların işleri şura iledir” ilahi beyanına uygun olarak bize örnek olmuştur.

Mesela ailede istişare ne kazandırır? Ne kaybettirir? Birlikte alınan kararlara tüm aile fertleri destek verir. Kendisini hadisenin bir parçası olarak görür. Sonuç iyi veya kötü paylaşılır. Benden bize ulaşılır. Ötekinin farkına varılır.

Bir ve birlik olmanın güzelliği hayatın her unsurunda görülür. Bireyde, ailede ve toplumda huzurun yolu, birbirine gereken sevgi-saygıyı göstermek, yaşayıp ve yaşatmaktan geçer. Enaniyet ve egoizmden ne kadar uzaklaşabilirsek bu değerlere de o kadar yaklaşabiliriz…

Elanur Beyza

YORUMLAR






    0 YORUM