USD
6,3601
EURO
7,4388
ALTIN
246,0754

Hacı Ata Ağabeyimize Vefa Adına…

Hacı Ata ile birlikte çalışmak, kendisine ayak uydurmak hem oldukça zor hem de ibretlerle dolu, tarihe kayıt düşülecek çok özel bir dönemdi. Bulunduğumuz coğrafyada devam etmekte olan iç savaş ve karışıklıklar maddi ve manevi açıdan toplumda ciddi yaralara ve çöküntülere yol açmıştı.

Hacı Ata Ağabeyimize Vefa Adına…
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Hacı Ata ile birlikte çalışmak, kendisine ayak uydurmak hem oldukça zor hem de ibretlerle dolu, tarihe kayıt düşülecek çok özel bir dönemdi. Bulunduğumuz coğrafyada devam etmekte olan iç savaş ve karışıklıklar maddi ve manevi açıdan toplumda ciddi yaralara ve çöküntülere yol açmıştı. 1994 – 95 eğitim yılında planladığımız yeni okulları açmak ve mevcut okulları da iyileştirmek maksadıyla ciddi bir gayret içindeydik. 70 küsur yaşındaydı; kalb rahatsızlığı, şekeri ve tansiyonu vardı ama yine de gece gündüz koşturuyordu…

Henüz 30 yaşındaydım ama onun performansına yetişemiyordum. Sabah çıkıyor gecenin geç saatlerine kadar işlerimizi takip ediyorduk. Bazen de Orta Asya’nın güzel yaz gecelerinde okulun bahçesinde oturur, bakışlarımızı gökyüzüne çevirir dalar giderdik… Kimi zaman pırıl pırıl yıldızlar o kadar yaklaşırdı ki duygulanır uzaklardaki sevdiklerimizin de şu anda bizimle birlikte muhteşem gökyüzünü seyre daldıklarını hayal ederdik… Hacı Ata Ağabeyimiz de kendi iç dünyasına dalar, yanaklarından süzülen gözyaşları bembeyaz sakallarını ıslatırdı… Kendisine yine böyle bir gece sormuştum: “Hacı Ağabey bazen göz yaşları içerisinde derinlere dalıp gidiyorsun; nedir seni böylesine farklı alemlere taşıyan?” Önce cevap vermedi, sessizce bekledik. Bir süre sonra hüzünlü bir sesle konuşmaya başladı: “Yıllar önce kaybettiğim eşim, uzaklardaki Hoca Efendim ve Peygamber Efendimiz (SAV) gelir aklıma. Onlarla hayalen konuşur, dertleşir, sıkıntılarımı paylaşırım…” diye bitirdi sözlerini… Başını eline dayayıp tekrar döndü dertli dünyasına…

Onun biricik gayesi; okullar ve orada yetişecek olan her türlü kötü alışkanlıklardan uzak, insanlığı ve vatanını seven imanlı bir neslin yetişmesine vesile olmaktı. Bazen bu ideallerin hayata geçmesi adına zor ve gergin anlar da yaşardı. Zaman zaman da bu yoğunluk ortamımda, farkında olmadan kendisini üzdüğümüz olabiliyordu maalesef…

Herşeye rağmen benim için çok istifadeli, özel ve kıymetli bir beraberlikti. 1995 yılının sonunda başka bir coğrafyada görev yapmak üzere müsadesini alarak ayrılmıştım. Ağabeyliğini göstererek havaalanına kadar gelmişti. Bir durum değerlendirmesi yapmış, dertleşmiş ve helalleşmiştik…

Şimdi o günlerin muhasebesini yapıyorum da Hacı Ata Ağabeyimin hassasiyetlerine daha çok dikkat edemez miydim, onu üzmemek için o zaman çok önemli zannettiğim hususlara takılmayabilir miydim… O güzel insanla daha bereketli bir dönem yaşayamaz mıydım… Bu soruların hepsine koca bir evet diyorum maalesef.

Ağabeyler… ablalar… arkadaşlar… kardeşler; bizlerin kazanma kuşağında kaybetme riski taşıdığımız, en mühim hususlarımızdan biri de aramızdaki münasebetlerdir. Gelin kırgınlıklarımızı, küskünlüklerimizi, varsa gıybet… dedikodu… suizan… kul hakkı noktalarındaki yaralarımızı ahirete taşımayalım. Bu tip menfi ilişkilerimizin bulunduğu arkadaşımızla üç hali yaşama ihtimalimiz var: Ya vakit geçirmeden helalleşecek ve aramızdaki menfi durumlarımıza bir daha geri dönmeyeceğiz… Ya biz önce vefat edip her türlü kul haklarıyla Allah’ın huzuruna çıkacağız… Ya da arkadaşımız bizden önce vefat ederse bir daha “hakkını helal et” deme fırsatını kaçıracağız…

Dostlar; bu muhasebe duygularıyla Hacı Ata Ağabeyimi rahmetle ve vefayla yâd ediyorum… Onunla temaşa ettiğim güzellikleri fırsat buldukça paylaşıyorum… İşte kendisiyle yaşadığımız çok özel bir hayat kesiti…

Genç bir arkadaşın bakışıyla kaleme almaya çalıştım: Yolculuğumuz güzel bir ağustos günü başladı. Sevdiklerimden ve ülkemden ayrılmanın hüznüyle, farklı bir ülkede öğretmenlik yapacak olmanın mutluluğunu aynı anda yaşıyordum. Öyle ya oradaki çocuklara güzel Türkçemizi öğretecektim. Sonra da sevgiyi, hoşgörüyü, mutluluğu paylaşacaktım onlarla.

Gideceğim ülkenin çocukları, savaşı bütün korkunçluğuyla yaşamıştı. Üstelik iç karışıklıklar ve çatışmalar hâlâ devam ediyordu. Bu nedenle içimde belli belirsiz bir korku vardı fakat içimdeki çekingenliği alıp götüren, beni heyecanlandıran bir insan bizleri bekliyordu gittiğimiz ülkede. Evet o, çocukların sevgili Hacı Atasıydı… 70 yaşlarındaydı, kalbinden rahatsızdı, şekeri vardı… O, ilerlemiş yaşına rağmen kendini çocuklara adamış bir eğitim sevdalısıydı. Hakkında çok şey duyduğum, fakat kendisini hiç görmediğim bu insanla tanışma düşüncesi yolculuğumu daha anlamlı kılıyordu.

Bu ilginç yolculuğa otuz arkadaşla başladık. Bizi götüren uçağın arka tarafına, açacağımız okulların
bilgisayarlarını yükledik, ön koltuklarına da bizler oturduk. Eşyaların havaalanına getirilmesi ve uçağa yüklenmesi hepimizi oldukça yormuştu. Yorgunluğumuza rağmen aklımız hep gideceğimiz ülkedeydi. Bizi orada neler bekliyordu, nasıl bir ortamla karşılaşacaktık? Bütün bu soruların cevabını hiçbirimiz bilmiyorduk.

Uçağımız gece saat onikide Duşanbe Havaalanına indi. Ortalıkta birkaç görevlinin dışında kimsecikler
görünmüyordu. Uçaktan indik ve bekleme salonuna geçtik. Burası oldukça bakımsız ve köhne bir
yerdi.

Bir saatlik bir bekleyişten sonra pasaport işlemlerimizi yaptırıp çıkış kapısına yöneldik. Kapının
tam karşısında şık giyimli, ak saçlı, aksakallı biri gülümseyerek bize bakıyordu. Ülkenin sıkıntılarına ve
çaresizliğine inat dimdik ayakta duran bu adam, Hacı Kemal Erimez Ağabeyden başkası değildi.
Okullara ait malzemeyi taşımak için bir tır, bizim binmemiz için de eski bir otobüs getirilmişti.

Yorgunluğumuza aldırmadan, neşe içinde eşyalarımızı tıra yükledik. Otobüse binmeye hazırlanıyorduk
ki iki minibüs büyük bir hızla bize doğru yaklaştı. Araçlarımızın geçişini engelleyecek şekilde tam önü
müzüde durdu. Minibüslerin içinden yirmi kadar adam indi. Ellerinde makineli tüfekler vardı. Hepsi de
kafalarına siyah çoraplar geçirmişti. Seri bir şekilde etrafımızı sarıp silahlarını üzerimize çevirdiler. Bu
adamların, kıyafetlerinden ve davranışlarından asker olmadıkları hemen anlaşılıyordu. Niyetlerinin de
iyi olmadığı ortadaydı.

Tercüman aracılığıyla tüm mallarımızı ve paralarımızı istediklerini bize bildirdiler. Sözlerine, bu konuda bir zorluk çıkardığımız takdirde hepimizi öldüreceklerini de ilave ediyorlardı. Bu adamlar, herkesin, şerrinden korktuğu bir çetenin mensupları olmalıydı. Çünkü havaalanının önünde nöbet tutan askerler, canlarını kurtarmak için ortadan kaybolmuşlardı.

Hacı Ata ve şirketimizin genel müdürü, tercüman aracılığı ile kendilerinden istenilen malzemelerin okullara ait olduğunu, bilgisayarlar olmadan eğitim ve öğretimin aksayacağını eşkıyalara anlatmaya çalışıyorlardı. Ancak adamların bu tür sözleri dinlemeye hiç mi hiç niyetleri yoktu.

Karşılıklı konuşmalar devam ederken birden Hacı Atanın karanlığı yırtan bağrışı duyuldu. Titrek ve duygulu bir ses tonuyla çetenin liderine sesleniyordu: Beni iyi dinle! Savaştan dolayı bütün yabancılar ülkenizi terk etti! Ama bu gördüğünüz genç öğretmenler, hayatlarını hiçe sayarak sizin çocuklarınızı eğitmek için geldiler buraya! Fakat sizler, utanmadan çocuklarınıza ve ülkenize sahip çıkmak için gelen insanları soymaya yelteniyorsunuz. Allah’tan korkun!

Hacı Ata konuşurken çetenin liderine iyice yaklaşmış, gözlerini onun gözlerine dikmişti. Yanaklarından süzülen yaşlar bembeyaz sakalını ıslatıyordu. Tercümanımız da iyice heyecanlanmış, bir tek kelime bile değiştirmeden bu tesirli sözleri tercüme etmişti. Ancak Hacı Atanın ses tonu, gözyaşları ve hâli, o kadar etkileyiciydi ki tercüman hiçbir şey söylemese de çok şey anlatıyordu. Bütün çete elemanları olup bitenler karşısında âdeta donup kalmıştı.

Birkaç saniyelik sessizlikten sonra eşkıyaların başında duran adam elindeki silahını arkadaşına verdi, sol eliyle de kafasındaki siyah çorabı çıkardı. İnanmak imkânsızdı ama onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Bozuk bir Türkçe ile “Benim annem Türk!” dedi. Sesi titriyordu. Bu manzara karşısında hepimiz duygulanmıştık. Çetenin lideri arkadaşlarına döndü, kararlı ve sert bir ses tonuyla bir şeyler anlattı. Ardından tercümana dönerek uzun uzun açıklamalarda bulundu. Bu gece yaptıklarından dolayı bizden özür diliyor, kendilerini affetmemizi istiyor, bizleri okula kadar götürmeyi teklif ediyordu. Kısaca; havaalanının şehrin yirmi kilometre kadar dışında olduğunu, yol boyunca birçok silahlı çetenin tehlike saçtığını, diğer çetelerin kendilerinden çekindikleri için bizleri güven içinde okula götürebileceklerini anlatmaya çalışıyordu.

Hepimiz şaşırmıştık, tedirgindik. Canımıza, malımıza kastetmek için gelen bu eşkıyalar gerçekten bize muhafızlık yapacaklar mıydı? İnsanların kalpleri ve niyetleri bir anda böylesine büyük bir değişikliğe uğrar mıydı? Bu soruların cevabını hiçbirimiz bilmiyorduk. Yapabileceğimiz fazla bir şey de yoktu. Kısa bir değerlendirmeden sonra tekliflerini kabul ettik. Az sonra minibüslerden biri en öne, diğeri de araçlarımızın arkasına geçti. Konvoy hâlinde yolculuğa başladık.

Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Hepimizde bir gerginlik, tedirginlik vardı. İçimizden dua ediyorduk.
Bu arada yol boyunca birçok silâhlı grupla karşılaştık. Önce konvoyumuzu durduruyorlar, sonra çete
liderinin açıklamaları üzerine yolumuzdan çekiliyorlardı. Her an ıssız bir yere çekilip öldürülebileceğimiz ve mallarımıza el konulabileceği endişesiyle yolculuğumuza devam ediyorduk. Dakikalar geçmek bilmiyordu.

Nihayet sıkıntılı bir yolculuktan sonra görev yapacağımız okulun önüne geldik. Bizleri okul bahçesinin girişinde öğretmen arkadaşlar karşıladı. Sevinç ve heyecan içinde kucaklaştık. Eşkıyaların bizi okula sağ salim getirdiğine hâlâ inanamıyorduk. Bu arada çetenin lideri yanımıza geldi. Çekine çekine, tekrar tekrar özür diledi ve gitmek için izin istedi. Bizler de onlara yardımlarından dolayı teşekkür ettik.

Yorgunduk, korkmuştuk ve şaşkındık. Görev yapacağımız ülkeye adımımızı atar atmaz oldukça anlamlı olaylar yaşamıştık. Bütün olup bitenler karşısında Hacı Ata da çok duygulanmıştı.
Hepimizi öğretmenler odasında topladı. Hacı Ata, güzel bir yaz gecesinde yaşadıklarımızın
Rabbimizden gelen anlamlı bir mesaj olduğunu hissetmişti. Hissettiklerini hıçkırıklar içinde, kader
arkadaşlarıyla paylaşıyor ve bizlere şöyle sesleniyordu:

“Evlâtlarım! Sizler, en samimi duygularınızla buralara kadar geldiniz. Allah da niyetlerinize göre, bu ülkedeki ilk gününüzde sizlere böyle bir güzellik yaşattı. Kalpleri evirip çeviren Rabbimiz, malımızı ve canımızı almaya gelen eşkıyaları bizlere muhafız eyledi! Bu hadiseleri, mutlaka bir gün tarih yazacak!”
Çocukların ve göreve başlayacağımız ülkedeki herkesin sevgili Hacı Atası, bembeyaz sakallarını şükür gözyaşlarıyla ıslatıyor, her zaman olduğu gibi, hâliyle bizlere çok şey anlatıyordu…

Yıl 1995

Ümit Uludağ

Yükleniyor...

YORUMLAR






    1 YORUM

    • Erdoğan Cete 26 Aralık 2017

      Allah (cc) ebeden razi olsun..

      Cevapla