USD
6,3410
EURO
7,4219
ALTIN
245,6448

Altı Katmerli Günah

Üstad hazretleri “Uhuvvet Risalesi”nin hemen arkasına, gıybet ayetinin izahını ek olarak koymuş ve sanki gıybetin kardeşliği yıkan çok önemli bir esas olduğuna işaret etmiştir.

Altı Katmerli Günah
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Üstad hazretleri “Uhuvvet Risalesi”nin hemen arkasına, gıybet ayetinin izahını ek olarak koymuş ve sanki gıybetin kardeşliği yıkan çok önemli bir esas olduğuna işaret etmiştir.

Biz de kardeşliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şu dönemde, bu hususun yeniden dile getirilmesinde fayda mülahaza ediyor ve (kısa kısa izahlarla) sözü Üstad’a bırakıyoruz.

اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ َلحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا   “Sizden birisi, ölü haldeki kardeşinin etini yemeyi sever mi?” âyeti altı derece zemmi (başkalarını yermeyi) zemmeder (kötüler). Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder (sakındırır).”

Dikkat edilirse burada altı tane unsur var.

  1. “mı” “mi” manasına gelen ve soru edatı olan hemze أ
  2. “Severek istemek” manasına gelen يحب
  3. “Sizden birisi” manasına gelen أحدكم
  4. “Et yemek” manasına gelen  أن يأكل لحم
  5. “Kendi kardeşi” manasına gelen أخيه
  6. “Ölü olduğu halde” manasına gelen ميتا

Biraz sonra izah edileceği üzere, belli bir maksatla seçilmiş bu altı tane ibarenin herbirisi bizlere farklı açılardan, gıybetin son derece çirkin bir fiil olduğunu gösterecek. Evet bu altı kelime tıpkı bir havuza dökülüp onu besleyen altı tane kanal gibi, ayet-i kerime’de anlatılan “gıybetin çirkinliği” mazmununu destekleyecek.

Bu altı hususa geçmeden evvel Üstad Hazretlerinin baştaki soru işareti ile ilgili yapmış olduğu değerlendirmeye bir göz atalım:

“Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.”

Bilindiği üzere soru çoğu zaman cevabı bilinmeyen bir meseleyi öğrenmek için sorulur ama her soru her zaman bu maksatla sorulmaz. Bazen soru üslubu söze tesir katmak için kullanılır. Mesela kendisinden hiç beklenmeyen bir hareketi yapan birisine “sen de mi?” deriz. Buradaki soru “senin yaptığını bilmiyordum sen mi yaptın?” manasına gelmez. Bilakis “sana yakıştıramadım, böyle bir şeyi senin gibi birisi yapmaz” manasına gelir. Tıpkı Sezar’ın oğluna “Sen de mi Bürütüs?” demesinde olduğu gibi.

İşte bu ayet-i kerimede de baştaki soru işareti bu manaya gelmektedir. Yani “Sizden birisi ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi?” derken aslında cevabı istenen bir soru sorulmuş olmaz. Aksine böyle çirkin bir şeyi yapmanın şaşırtıcı olduğu ifade edilmiş olur. “Hayret, böyle bir şey nasıl istenir ki!?” manasına gelir.

Soru işaretinin su gibi her kelimeye tesir etmesini ve her kelimeye gizli bir hüküm katmasını da şöyle açabiliriz:

Mesela Kur’an hafızı bir insan babasını, ramazan ayında, kadir gecesinde ve camide dövmüş olsa, iç içe katmerli çirkin bir günah işlemiş olur. Şimdi biz bu insanın yaptığı günahın ne kadar çirkin bir şey olduğunu ifade etmek için şöyle bir üslup kullanırız: “Kur’an hafızı olan sen mi dövdün? Hem de babanı mı dövdün? Bir de ramazan ayında mı dövdün? Hem de kadir gecesinde mi? Yetmezmiş gibi bir de camide mi?”

Evet, burada soru her bir kelimeye farklı bir hüküm kattı. “Sana yakışmadı”, “baba da dövülür müydü?”, “hem de ramazan ayında, kadir gecesinde ve camide bu iş yapılır mıydı?” v.s gibi…

İşte ayet-i kerimenin başındaki soruyu da bu şekilde değerlendiriyoruz. O zaman mana şu şekilde oluyor:

“İster mi?”, “sizden birisi mi?”, “et yemeyi mi”, “bir de kardeşinin etini mi”, “hem de ölü olduğu halde mi?” Yani “böyle bir şey sevilmez, hele sizden birisi bunu hiç yapmaz, haydi yaptı diyelim kardeşine yapmaz, bir de ölü olduğu halde hiç yapamaz.” Dikkat edilirse kullanılan bu üslup, yapılan işin ne kadar çirkin olduğunu anlatma adına kullanılan çok tesirli bir üsluptur.

Şimdi Üstad Hazretleri’nin “altı derece zemmi zemmeder” ifadesindeki altı dereceye intikal edelim. Gıybetin nasıl altı derece iç içe katmerli bir günah olduğunu anlamaya çalışalım.

  “İşte birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şey’i anlamıyor?”

Yani soru üslubu ile başlamasının farklı bir manası da, soru-cevap yeri olan akla seslenmektir. Çünkü akılsız olana soru sorulmaz. Birisine soru soruyorsanız aklı var ve anlıyor demektir. Evet ancak akıllı olana soru sorulur. Aksi takdirde soru sormanın bir manası olmaz.

O zaman altı derecenin birincisi bu oluyor. Ayet-i kerime soru işareti ile akla dikkat çekiyor, gıybet etmenin aklen kabul edilebilecek bir şey olmadığını bu üslup ile ifade ediyor ve: “Aklınızı geçici olarak bir kenara koymadıkça gıybet yapmanız mümkün değil” diyor.

“İkincisi, يحب lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?”

Burada tercih edilen kelime de son derece dikkat çekici. Zira Arapça’da istemek manası genellikle “أراد” veya “طلب” kelimeleriyle ifade edilir. Ancak Cenab-ı Hak burada “bir şeyi gönülden istemek ve arzu etmek” manasına gelen “أحب” kelimesini tercih buyurmuş. O zaman bu tercihin arkasında farklı bir mananın ayrı bir kastın olması gerekir. İşte Üstad Hazretleri bu manayı yakalıyor.

Ayet-i kerime “Böyle bir işi gönülden sever mi?” dediğine göre sevgi mahalli olan kalbe dikkat çekiyor ve diyor ki: “Siz hem birbirinizi seveceksizin hem de birbirinizi gıybet edeceksiniz nasıl olur?” Evet seven sevdiğini gıybet etmez. Çünkü bir kalpte iki zıt mana aynı anda bulunmaz. Sevgi varsa nefret olmaz, nefret olunca da sevgi orada durmaz. Kardeşini seven onu gıybeti sevemez, gıybet etmeyi seven de kardeşim dediği o insanı sevemez. Bütün bu manalar “يحب” kelimesinin tercihinden anlaşılıyor ve gıybetin aklen mümkün olmadığı gibi kalben de mümkün olamayacağı ifade edilmiş oluyor.

Üçüncüsü, أحدكم kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

Burada da “Sizden birisi” kelimeleri değil de “Müminler”, “Müslümanlar”, veya “iman edenler” kelimeleri kullanılabilirdi. Yani “sizden birisi ister mi” değil de “İman edenler ister mi” yahut da “Müslümanlar böyle bir şey ister mi?” denilebilirdi. Bütün bunlar tercih edilmemiş “sizden birisi” ifadesi seçilmiş. O zaman bu ifadenin tercih edilmesinin arkasında da bazı manalar olsa gerektir.

“Sizden birisi” isim tamlamasıdır. Birisi “tamlayan” diğeri de “tamlanandır”. Demek ki “birisi” kelimesi “siz” kelimesine dayanmakta ve onunla hayatiyetini sürdürmektedir. Hakikaten de insan her zaman topluma dayanarak hayatiyetini sürdürür. İnsan sosyal bir varlıktır, kendi başına yaşayamaz. O halde gıybet yapan bir insan kendilerine dayanarak hayatını sürdürdüğü insanları gıybet etmiş olmuyor mu? Yaptığı bu gıybetle aslında kendi bindiği dalı kesmiyor mu?

Bir gün Hz. Aişe annemiz Hz. Safiye validemizin boyunun kısalığından bahsedince Efendimiz (s.a.s): “Öyle bir söz söyledin ki denize atılsaydı onu bozardı.” buyurdu. Halbuki denizin özelliği içine atılan şeyi dezenfekte etmesidir. Toplum da deniz gibidir, içine aldığı insanı kendine benzetir. Demek ki gıybet öyle kötü bir şeydir ki deniz hükmündeki ve insanı kendine benzetecek olan toplumu bile bozabilir.

Öyleyse “أحدكم” kelimesi içtimai (sosyolojik) açıdan da gıybetin doğru bir şey olmadığını anlatıyor.

Dördüncüsü, أن يأكل لحم kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?

Neden et yeme? Zira “et yeme” ibaresi, yapılan gıybetin başka bir insanın şahs-i manevisini dişleme ve parçalama olduğuna dikkat çekiyor. Halbuki insan insaniyet cihetiyle hemcinsi olan insana şefkat eder. Yanmakta olan bir çocuğu, yanma pahasına kurtarmaya koşarız. Bizi burada harekete geçiren şey insaniyetimizdir.

Evet et yemekte her ne kadar mahzur olmasa da yenen bu et insan eti olduğunda bu, eti yiyenin vahşetine delalet eder. Hakiki insan ne yanında iken başkasının etini ısırır ne de uzakta iken şahs-ı manevisini dişler. Bu mertebede de ayet-i kerime bize insaniyeten de bu işin doğru olmadığını anlatmış olur.

Beşincisi, أخيه kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi âzanızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?

Buraya kadar anlaşıldı ki, bir insan geçiçi olarak aklını, kalbini bir tarafa koymadıkça, içtimai tarafını ve insaniyetini unutmadıkça gıybet yapması mümkün değildir. Şayet bütün bunları muvakkaken bir yere koyup da gıybet yapmak istese bu sefer de karşısına sıla-i rahim duygusu çıkar ve ona gıybet yaptırmaz. “Kardeşinin etini yemeyi sever mi?” denilerek kardeşliğe yani sıla-i rahime de dikkat çekiliyor. Zira insan insanlığını unutup insanlara saldırsa bile kardeşine saldıramaz.

Ancak istisnai bir durum da olsa bazen insan bütün duygularını kaybeder ve kendi öz kardeşine bile saldırabilir. İşte burada altıncı husus devreye giriyor ve daha derin bir açıdan meseleyi ele alarak onu durdurmaya çalışıyor.

Altıncısı, ميتا kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?

Bütün buraya kadar anlatılan hususlar bir insanı gıybet yapmaktan alıkoymadıysa hiç olmazsa bu onu durdursun diye vicdan devreye sokuluyor. Gıybeti yapılan insan, gıybet esnasında orada olmaması açısından sanki bir ölüye benzetiliyor. Cevap veremez, kendini savunamaz elinden bir şey gelmez, ölü gibi. İşte bu halde olan birisine saldıran insanın vicdanı da tefessüh etmiş olması gerekir. Çünkü birisinin herhangi birisi ile kavga ettiğini gören birisi onun kavgasına bir mahmil bulabilir. Ama aynı adamın ölü birisini dövdüğünü görse, yerde yatan hak etmiş olsa bile o insanın yaptığını tasvip etmez.

Nasıl ki insan ölü iken muhterem bir vaziyettedir, gıybet esnasında da orada olmadığı için muhterem, yani kendisine hürmet edilecek bir haldedir. Bu sebeple de onun hakkında konuşmak, bir ölünün şahs-i manevisini dişlemek gibi kabul edilir. Öyleyse buradan da anlaşılıyor ki altıncı derece olan vicdanen de gıybet yapmak mümkün değildir.

Hasıl-ı kelam, bütün bu izahlardan anlaşılıyor ki bir insan aklını (1), kalbini (2), içtimai hislerini (3), insaniyetini (4), akrabalık duygusunu (5) ve vicdanını (6) muvakkaten bir kenara bırakmadıkça gıybet yapamaz.

Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delaletiyle (işaret etmesiyle) zemm ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur (kötülenmiştir).

Elhak, ancak Allah kelamıdır ki, kısa bir kaç kelime ile pek çok manayı içine alabilir ve ifade edebilir. Başkalarının diyemeyeceği bir tarzda meseleyi engince ortaya koyabilir.

İşte bak nasıl şu âyet, îcazkârane (veciz bir şekilde) altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’cazkârane (başkalarını aciz bırakacak bir şekilde) altı derece o cürümden zecreder (sakındırır).

Zaten bütün bunlardan sonra gıybetten nefret etmemek ve onu kerih görmemek mümkün olmayacağı içindir ki, ayet-i kerimenin devamında فكرهتموه “Şimdi artık ondan tiksindiniz değil mi?” denmektedir.

Ragıb Hikmet

Yükleniyor...

YORUMLAR






    0 YORUM