USD
6,4030
EURO
7,4733
ALTIN
246,8482

Hapishane Mektupları 3

Bizler şu Risale-i Nur hizmetine sırf ahiret için, hayır için, sevap için ve bir ibadet-i maneviye olduğu için bağlanmışız. (Yoksa dünyada rahat etmek için, mal-mülk kazanmak için, makam-şöhret elde etmek için veyahut da sırf macera olması için bağlanmamışız.)

Hapishane Mektupları 3
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

BÜTÜN BU SIKINTILARIN FAYDALARI

Bizler şu Risale-i Nur hizmetine sırf ahiret için, hayır için, sevap için ve bir ibadet-i maneviye olduğu için bağlanmışız. (Yoksa dünyada rahat etmek için, mal-mülk kazanmak için, makam-şöhret elde etmek için veyahut da sırf macera olması için bağlanmamışız.)

Şu ağır şartlar altında her bir saatimiz sevap cihetiyle yirmi saat hükmündedir. Hatta bu yirmi saat de Kur’an ve iman hizmeti adına bir manevi mücahede olduğu için yüz saat kıymetindedir.

Kaldı ki bizler yüz saat kadar sevaplı olan bu zaman diliminde bir taraftan sevap kazanırken, diğer taraftan da her biri yüz adam kadar kıymetli olan hakiki kardeşlerimizle görüşüyoruz, onlarla yeniden kardeşlik akdi imzalıyor ve kardeşliğimizi pekiştiriyoruz, birbirimize kuvvet ve teselli veriyoruz, dayanışmamızı yeniden pekiştiriyor, hizmete sebatla devam etme dersi alıyoruz, bu hakiki kardeşlerimizin güzel ahlaklarından istifade ediyoruz ve böylece bir kere daha hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’nin talebeliğine liyakat kazanmış oluyoruz.

Bütün bunların yanı sıra medrese-i Yusufiye olan şu hapishanede bize ayrılmış ve kader tarafından takdir edilmiş olan tayinatımızı alıyor, rızkımızı yiyor, hatta o yemekten bile sevap kazanıyoruz. O halde bütün bu sebeplerden dolayı buraya geldiğimize bırakın üzülmeyi aksine şükretmeliyiz.

Çekilen bütün sıkıntılara karşı yukarıda bahsedilen bu faydaları düşünüp sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir. (13. Şua Mektup 28’den)

İŞKENCELERLE “ARTIK YETER” DEDİRTMEK İSTİYORLAR

Aziz, sıddık, sebatkâr ve vefadar kardeşlerim, sizi müteessir etmek veya maddî bir tedbir yapmak için değil, belki şirket-i mâneviye-i duaiyenizden daha ziyade istifade edebilmek için ve sizin de daha ziyade itidal-i dem ve ihtiyat ve sabır ve tahammül ederek, hararetle birlik ve beraberliğinizi muhafaza edebilmeniz için bir halimi beyan ediyorum ki:

Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azabı, Eskişehir’de bir ayda çekmezdim. İnsafsız birini bana musallat eylemişler, tâ hiddete geleyim ve işkencelerine karşı “Artık yeter” diyeyim, onlar da bunu bahane edip, zâlimâne tecavüzlerine bir sebep göstererek yalanlarını gizlesinler. Ben, harika bir ihsan-ı İlâhî eseri olarak şâkirâne sabrediyorum ve etmeye de karar verdim.

Mademki bizler kadere teslim olmuşuz ve bu sıkıntıları, خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا “işlerin en hayırlı olanları en sıkıntılı olanlarıdır” sırrıyla, daha fazla sevap kazandırdığı için mânevî bir nimet biliyoruz. Madem geçici, dünyevî musibetlerin sonları ekseriyetle ferahlı ve hayırlı oluyor. Ve madem hakkalyakîn derecesinde yakînî bir kat’î kanaatımız var ki, biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve Cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir.

O zaman bu sıkıntılı hallerle iftihar etmeliyiz, hatta müteşekkirâne bir tavır takınmalıyız. Hem de mücahede-i mâneviye yaptığımızı düşünerek halimizden şikayet etmemeliyiz. (13. Şua Mektup 30’dan)

ÇOLUK ÇOCUK REZZAK-I HAKİKİ’YE EMANET EDİLDİ

Aziz, sıddık kardeşlerim, ben bu fecirde her birinize karşı müthiş bir acıma hissettim. Birden Hastalar Risalesi hatıra geldi, teselli verdi. Evet, bu musibet dahi içtimaî bir nevi hastalıktır. O risaledeki ekser imanî devalar, bunda da vardırlar.

Hususan Erzurum’daki mübarek hastaya söylediğim gibi, bu saatten evvel bütün musibet zamanının elemi gitmiş; hem sevabı, hem hayrı, hem dünyevî ve uhrevî ve imanî ve Kur’ânî faideleri kalmış. Demek, o geçici bir tek musibet, daimî ve çeşit çeşit nimetlere inkılap etmiş. Gelecek zaman ise şimdilik yok olmasından, onda devam edecek musibetin şimdilik elemi yok. Tevehhümle yoktan elem almak, rahmet ve kader-i İlâhiyeye itimatsızlıktır.

Saniyen: Şimdi zemin yüzünde ekser beşer maddî ve mânevî, kalben, ruhen, fikren musibetlerle giriftardır. Bizim musibetimiz onlara nisbeten hem gayet hafiftir, hem kârlıdır. Hem kalb, hem ruh için, hem iman, hem selâmet ve sıhhat lezzetleri var.

Salisen: Bu fırtınalarda buraya girmeseydik, vehham memurların temasında bu hafif musibet ağırlaşmış olacaktı ve onlara karşı tasannu ve dalkavukluk etmek belâsı olacaktı.

Rabian: Bu işsiz ve muzaaf maddî ve mânevî kışta, Medresetü’z-Zehrânın bir dershanesi olan bu medrese-i Yusufiyede, öz kardeşten daha müşfik çok hakikî dostlarını ve mürşid gibi uhrevî kardeşleri gayet ucuz ve az masrafla görmek, ziyaret etmek ve onların hususî meziyetlerinden istifade etmek ve şeffaf şeylerde sirayet eden nur ve nuranî gibi hasenelerinden, mânevî yardımlarından, ferahlarından, tesellilerinden kuvvet almak cihetinde bu musibet şeklini değiştirir, bir nevi inayet perdesi hükmüne geçer.

Evet, bu gizli inayetin bir latîf zarafetidir ki, bütün buraya gelen Risale-i Nur talebelerine “hocalar” namı verilmiş. Herkes, lisanında “hocalar, hocalar” diye hürmetle yad ediyorlar. Bu zarafet içinde latîf bir işaret var ki, bu hapis medreseye döndüğü gibi, Risale-i Nur şakirtleri dahi birer müderris, muallim ve sair hapishaneler de bu hocaların sayesinde inşaallah birer mektep hükmüne geçeceklerdir.

Kardeşlerim, bunun gibi teselliye dair evvelce yazılan küçük mektuplar ara sıra okunsa ve Meyvenin, hususan âhirleri beraber mütalâa edilse ve hatıra gelen Risale-i Nur’un meseleleri müzakere olsa, inşaallah talebe-i ulûmun şerefini kazandırır. İmam-ı Şâfiî (k.s.) gibi büyük zâtlar, “Talebe-i ulûmun hattâ uykusu dahi ibadet sayılır” diye ziyade ehemmiyet vermişler.

Böyle medresesiz bir zamanda, böyle azap yerlerde, böyle yüksek talebelik şerefi kazandığımız için yüz sıkıntı da olsa, aldırmamalı; veyahut خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا “işlerin hayırlısı sıkıntılı olanlarıdır” deyip o meşakkatler yüzünden ferahla gülmeliyiz.

Amma fakir arkadaşların çoluk ve çocuk ve idare cihetine gelince, musibette, kendinden ziyade musibetliye, nimette ise daha aşağıda olana bakmak kaide-i Kur’âniye ve imaniyedir. Bu kaideye binaen kardeşlerimiz yüzde seksen adamdan daha ziyade rahattırlar. Şekvâya hiç hakları olmadığı gibi, seksen derece bir şükür, üstlerine haktır.

Hem burada kısmetimizi almayı ve yemek yemeyi kader-i İlâhî tayin etmişti, adalet-i rahmet de bizi toplattırdı. Çoluk çocuk Rezzâk-ı Hakikîlerine emanet edildi. Allah geçici olarak o nezaret vazifesinden sizleri izine ayırdı. Kaldı ki zaten bir gün gelecek bütün bütün elinizi o nezaret vazifesinden çektirecek ve sizi azledecek…

Madem hakikat budur حسبنا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” deyip teslimle şükretmeliyiz. (13. Şua Mektup 33’den)

Ragıp HİKMET

Yükleniyor...

YORUMLAR






    0 YORUM