USD
5,3096
EURO
6,0525
ALTIN
209,4817

İşkence Dosyası 13

İşkence, bir sürecin istenmeyen basamaklarındandır. Adım adım yaklaşan, şartları oluşturulan darbe süreçlerinin ayrılmaz parçalarından biri de odur maalesef.

İşkence Dosyası 13
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

İşkence, bir sürecin istenmeyen basamaklarındandır. Adım adım yaklaşan, şartları oluşturulan darbe süreçlerinin ayrılmaz parçalarından biri de odur maalesef.

Bilindiği gibi(?) ülkemizde 15 Temmuz adlı bir düzmece tertiplendi. İsimleri daha önceden tespit edilip haklarından nasıl gelebiliriz, nasıl bertaraf edebiliriz denen insanlara fatura edilmek üzere bir dalavere düzenlendi.

Neticede pek çok insan bir fitneye kurban edildi.

Kimler mi? Darbe oyunu uygulamaya konulur konulmaz, önceden kurban seçilip şehit edilenler. Darbe gerginliğinde bazıları silahlı olan insanların önüne atılan, bir yandan da meçhul noktalardan ve Vito’lardan taranan ana kuzuları; başlatılan cadı avında hapishanede ve göç yollarında olumsuz şartlara maruz kalıp hayatlarını kaybedenler.

Sonuçta hepsi bizim şehitlerimiz. Bu dünyada ya da ötede, bu kirli oyunun altında imzası olanlar hepsinin hesabını verecekler. Hesapları öldürme ve öldürtme vebaliyle sınırlı kalmayacak; bir de gıybet ve iftira faslının helalleşme boyutu var ki pek çoğu itibarı ile öteye kaldı.

Bu hengâmede topun ağzına konan hizmet camiasının malum ve meçhul şehitleri elbette kolay kolay gündemden düşmeyecektir. Hemen ilk günler itibarı ile ötelere yürüyen Gökhan Öğretmen de bunlardan biriydi.

O meş’um günde, Ümraniye’deki evinde şaşkınlıkla olanları anlamaya çalışan Gökhan Açıkkollu, darbenin(!) hemen ardından, 24 Temmuz 2016’da gözaltına alındı ve 13 gün, ağır şartlar altında misafir edildi.(!) Darbeci olmakla suçlandı. Yüzlerce kez tokat yedi, kafası duvarlara vuruldu, 26 Temmuz’da kaburgasına atılan tekme nedeniyle ağrıları dinmek bilmedi. Tutanaklardaki ifadeleri; doktor raporunda ve vefatından sonraki Adli(!) Tıp otopsi sonucunda belgelendi. Kaburgasında kırık ve vücudunun farklı yerlerinde yaralar vardı. Ailesine teslim edilen eşyalara bakıldığında, her öğünde iki kez alması gereken ilaçlarının eksilmediği görüldü.

Savcı Burhan Görgülü (Görgüsüz), şahitleri dinlemedi. “Olayda kasıt var ihmal yok.” diyerek meslek haysiyetini hiçe saydı. Onunla birlikte gözaltına alınanlar tanıklık yapmak isteseler de sıkılmadan dosyayı kapattı. Yanındakilerden Avukat Emrah Biçer, “Kendisiyle birlikte kaldık. Gözaltında dövüle dövüle öldürülmüştür. Bu duruma en az 15 kişi şahittir.” dedi.

Tutuklu bir doktor da avukatı aracılığıyla Gökhan Bey’in eşine ulaşarak şahitlik yapmak istediğini iletti. Lakin “Hakim müddeî olunca kime şikayet edersin!”

Halen tutuklu bir gazeteci de aynı şeyleri söyleyerek tanıklık yapmak istedi; lakin olmadı. Adli Tıp incelemelerini değerlendiren Türkiye İnsan Hakları Başkanı Prof. Dr. Şebnem Fincancı, Gökhan Bey’deki bulguların işkence kapsamında ele alınması gerektiğini ifade etti. Ona göre, vefatına sebep olan kalp krizinde işkence, tetikleyici rol oynamıştı.

Avukatı eksik tahkikat yapıldığı itirazıyla dosyanın yeniden açılmasını talep ettiyse de savcı buna fırsat vermedi.

Kendisi, öğrencileri tarafından sevilen bir tarih öğretmeniydi. Kırk iki yaşındaydı. Şeker hastasıydı. Durumu iyi olmamasına rağmen hem darp edildi, hem ilaçları verilmedi. İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nin nezarethanesinde, nezaret / gözaltı süresinin kanunen çok daha kısa olduğu bir ülkede ruhunu teslim etti. Vefatından sonra da soruşturması psikolojik ve fiziki işkenceye maruz kaldığı tespit edilmesine rağmen önce sümen altı edildi, sonra kapatıldı.

1997’de Selçuk Tarih’ten mezun olan Gökhan Bey Nevşehir, Aksaray ve Konya’da dersane öğretmenliği yapmıştı. 2012’den beri de Milli Eğitim’de tarih öğretmenliği yapıyordu. Darbe(!) akşamı, oğlunun doğum günüydü. Akşam pasta keseceklerken sokaklardan silah sesleri duydular. Haberlere bakınca şaşırdı. “Böyle bir şey bu devirde nasıl olabilir? Halk sokaklardayken darbe girişiminin bir örneği yok. Bir köprü kapatmayla nasıl darbe olabilir? Bu bambaşka bir şey!” demişti. Evet, gerçekten de bambaşka bir şeydi bu. Bilmiyordu ki milletin başına ne çoraplar örülecekti.

Evini onun üzerinde maskeli polis bastı. Yüz üstü yatırıp kelepçelediler. Avukatını istedi, avukatlık bir durum yok, dediler. Şeker komasına girince yöneticinin sayesinde, elleri kelepçeliyken insülin yapıldı. Oraya çağırılan yönetici, kötü muamele karşısında “Ben tahammül edemiyorum, çıkmak istiyorum, burada böyle şeyler yapmayın!” dese de çıkmasına izin vermediler.

Götürürken arabada da şiddete maruz kaldı. İlk sağlık kontrolünde doktora, gelirken yaşadıklarını anlattı. Şeker ve panik atak hastası olsa da ilaçlarını dördüncü gün alabildi. Gözaltının 8. gününde barodan bir avukatla görüştürüldü. Gözlüğünün kırıldığı, yedek gözlüğünün gönderilmesi gerektiği ailesine bildirildi.

Fenalaşıp Haseki Hastanesi’ne kaldırılsa da doktorlar, gözaltında kalabilir raporu verip Hipokrat’ın kemiklerini sızlattılar.

Eşine, çocuklarına yönelik tehdit ve hakaretlerle gördüğü şiddete dayanamayıp nezarethanede, başkalarının da şehadetiyle “Artık dayanamıyorum. Ne dememi istiyorsanız kabul ediyorum. Artık yeter. Yapmayın!” diye bağırdı.

Nezarethanede sabah dört sularında kasıldı ve sinesinden hırıltılı sesler gelmeye başladı. Yanındakiler yardım etmeye çalışsalar da kalbinin durduğunu fark ettiler. Polisler onu dışarı çıkarınca yanda kalan adli tıp uzmanları müdahale etti. Kalp masajı yaptılar; fakat o esnada zaten ruhunu teslim etmişti.

Daha sonra eşi Mümine Hanım’ı da eşi hakkında gözaltı kararı veren savcı Can Tuncay sorguladı.

Önce öldürttüler, sonra Hain Kadir Börekçi’nin icat ettiği Hainler Mezarlığı’na defnetmeye kalktılar. Bu acı haberle bağrı yanık babasını bir daha dilgir ettiler. İstanbul’da yıkanıp kefenlenmesine izin vermediler. Konya’ya götürelim dediklerinde nâşın ilaçlanmasına da izin vermediler. İlaçlamayı aile kendi imkânlarıyla yaptı. Cenazesini diyanet imamları kıldırmadı. Demek şehit cenazesi kıldırmaya liyakatli imam kalmamıştı memlekette.

M. Lütfi DOĞAN

Yükleniyor...

YORUMLAR






    0 YORUM