USD
5,3326
EURO
6,0838
ALTIN
210,5644

Hizmet Hareketi Başarısız mı oldu?

Bir şeyin başarılı olup olmadığını anlamanın en kolay yolu, o şeyin gayesini ve hedeflerini belirleyen bir kontrol listesi oluşturmak ve o şeyin neticesini bu kontrol listesine göre gözden geçirmektir.

Hizmet Hareketi Başarısız mı oldu?
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Bir şeyin başarılı olup olmadığını anlamanın en kolay yolu, o şeyin gayesini ve hedeflerini belirleyen bir kontrol listesi oluşturmak ve o şeyin neticesini bu kontrol listesine göre gözden geçirmektir.

Mesela bir okulun başarılı olup olmadığını, o okulun gayesini ve hedeflerini ortaya koyan kontrol listesinden test edebiliriz. Eğer bu okul, kuruluşundaki gaye ve hedeflerin çoğunluğunu tutturmuşsa başarılı sayılır. Aksi takdirde başarısız olmuş olur.

Başka bir örnekle meseleye açıklık kazandırmaya çalışalım. Mesela Kur’an-ı Kerim anlatmış olduğu meselelerde başarılı mıdır, değil midir? Yani bahsettiği her şey kendi hedefine uygun mudur? Yoksa değil midir?

Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle Kur’anın ana hedeflerini bilmek, sonra da anlattıklarına bakmak gerekir. Ta ki başarılı olup olmadığı hakkında bir hüküm verebilelim. Bunu da isterseniz bir nebze izahlı ifadelerle Üstad hazretlerinin fikirlerinden takip edelim:

Soru: Madem Kur’ân insanlık için nâzil olmuştur. Neden insanların nazarında en önemli olan medeniyet harikalarından açıkca bahsetmiyor; yalnız gizli bir remizle, kapalı bir ima ile hafif bir işaretle, zayıf bir ihtarla yetiniyor? Neden insanlar nazarında çok önemli olan bu harikalar onun nazarında önemsiz gibi duruyor?”

Cevap: Çünkü insan elinden çıkmış şu medeniyet harikalarının, Kur’anın bahisleri içindeki yerleri sadece o kadarcık olabilir.

Zira Kur’ân’ın iki hakiki vazifesi vardır: Birincisi, Allah’ın rububiyet eserlerini gösterdiği daire-i rububiyetin kemâlâtını ve şuûnâtını öğretmek, ikincisi ise bizim bulunduğumuz kulluk dairesinin sorumluluklarını ve ahvâlini tâlim etmektir.

Öyle ise, şu beşer harikalarının o iki dairede hakları, yalnız bir zayıf remiz, bir hafif işarettir. Çünkü onlar daire-i Rububiyetten haklarını isteseler, bizden de bahset deseler, o vakit pek az hak alabilirler.

Şimdi bu iki daireye göre meseleyi kıyas edelim:

Meselâ, uçaklar Kur’ân’a dese: “Bana bir söz hakkı ver, ayetlerinde bir mevki ver.” Elbette, o daire-i Rububiyetin uçakları olan yıldızlar, dünya ve ay, Kur’ân namına diyecekler: “Burada büyüklüğün kadar bir mevki alabilirsin. Biz varken sana söz hakkı düşmez. Biz bu dairede Allah’ın azametini sizden daha iyi gösteririz.”

Eğer beşerin denizaltıları Kur’ân ayetlerinden mevki isteseler, Rububiyet dairesinin denizaltıları sayılan ve uzayda esir denizinde yüzen arz ve yıldızlar ona diyecekler: “Yanımızda senin yerin görünmeyecek derecede azdır. Zira biz o daireyi ve o dairedeki güç ve kuvveti senden daha bildiririz.”

Eğer elektriğin parlak, yıldız gibi lâmbaları söz hakkı isteyerek âyetlere girmek isteseler, o Rububiyet dairesinin elektrik lâmbaları olan şimşekler ve gökyüzünü süslendiren yıldızlar ve lambalar diyecekler: “Işığın nisbetinde Kur’anda bahis ve beyana girebilirsin. Zira bizim ışığımız O zatın kudretini senin ışığından daha iyi gösterir.”

Eğer medeniyet harikaları, büyüklük açısından değil de sanat açısından Kur’andan haklarını isteseler ve âyetlerden makam talep etseler, “Rububiyet dairesini anlatırken bizden de bahset” deseler, o vakit birtek sinek onlara “Susunuz,” diyecek. “Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki, insanların cüz-ü ihtiyarıyla yapılan bütün ince san’atlar ve bütün nazik cihazlar toplansa, benim küçücük vücudumdaki dakik san’at ve nazenin cihazlar kadar acip olamaz. اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ لَنْ يَخْلُقوُا ذُباَباً وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ “Allah’tan başka dua edip durduklarınız var ya, işte onlar hepsi toplanıp bir araya gelseler asla bir sinek bile yaratamazlar” âyeti sizi susturur.”

Rububiyet dairesinden, ister büyüklük isterse de sanat açısından kendilerine yeterince yer bulamayan o medeniyet harikaları, bu sefer de kulluk dairesine gidip o daireden haklarını isteseler, yani o daire adına Kur’anın kendilerinden bahsetmesini arzu etseler, o zaman o daireden şöyle bir cevap alırlar ki:

“Sizin münasebetiniz bizimle pek azdır ve dairemize kolay giremezsiniz. Çünkü bizim programımız şudur ki: Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracak vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde sonsuz hayatına lâzım olan şeyleri tedarik etmekle sorumludur. Madem hal böyledir o halde en mühim ve en lüzumlu işler ister istemez öne alınacaktır.

Halbuki sizler ekseriyetle, şu fâni dünyaya sonsuz bir alem gibi bakıyorsunuz ve gaflet perdesi altında, dünyaperestlik hissiyle işlenmiş bir suret, sizde görülüyor. Öyle ise, hakperestlik ve âhireti düşünme esasları üzerine kurulu olan kulluk dairesinden de hisseniz pek azdır.

Ama, eğer içinizde, sırf Allah’ın kullarının menfaati için çalışan, herkesin istirahati için uğraşan ve toplum hayatının kemale ermesi için gayret gösteren (ki zaten bu kıymettar bir ibadet sayılır) muhterem sanatkarlar, ilhama mazhar kaşifler varsa, o hassas zatlara da Kur’anın şu kadarcık remiz ve işâretleri, onların çalışmalarını teşvik ve san’atlarını takdir etmek için, elhak kâfi ve vâfidir, yeterlidir.”

Kısaca toparlamak gerekirse, demek ki Kur’anın temel iki hedefi var, birisi Allah’ın rububiyet ve azametini bütün eserleriyle göstermek, ikincisi bu gösterdikleri karşısında kulların ne yapacaklarını onlara öğretmek.

Şimdi bu iki ana gayeye göre insaf nazarıyla Kur’ana bakalım, Kur’an bu iki gayeyi gerçekleştirmiş mi gerçekleştirmemiş mi? Elhak gerçekleştirmiş. En azametli varlıklarla Rububiyet dairesini anlatmış, ayrıca pek çok ayetiyle de kulluk dairesinin sorumluluklarını öğretmiş. O zaman başarılı olmuş.

“Yok efendim şunu da demeliydi, demediyse başarılı sayılmaz, bunu da söylemeliydi, söylemediyse eksiktir” falan denilemez. Çünkü hakiki diyeceklerini demiştir, gerisi onun için teferruattır.

Aynen bunun gibi hizmet hareketinin de iki önemli gayesi ve hedefi vardı. Birincisi Allah’ı sıfatlarıyla, isimleriyle ve eserleriyle insanlara tanıtmak. İkincisi de insanların Allah’ın bu yüceliğine karşı ister sözle isterse de fiille hayranlık duymasını sağlamak, O’nu takdir ettirmek, O’nu sevdirmek, O’nu alkışlatmak ve O’na kulluk yaptırmak. Başka meseleler hizmete göre ikinci dereceden meselelerdi. Ve bütün meseleleri eğer ilk iki gayeye hizmet ediyorsa kıymetliydi, etmiyorsa ehemmiyetsizdi.

Şimdi elimizi vicdanımıza koyalım ve insaflıca düşünelim, bu iki ana gayeye göre hizmet başarılı oldu mu olmadı mı? Binlerce belki milyonlarca insana Allah’ı tanıttı mı tanıtmadı mı? O’nu sevdirdi mi sevdirmedi mi? O’na saygılı hale getirdi mi getirmedi mi?

Diğer taraftan bir o kadar insana kulluk şuuru verdi mi vermedi mi? Onları güzel ahlak ile donattı mı donatmadı mı? Kötü alışkanlıklardan kurtardı mı kurtarmadı mı? Onların alınlarını secdeye getirdi mi getirmedi mi? Kalplerini Allah  ve insanlık sevgisi ile doldurdu mu doldurmadı mı? Onları Allah yolunda hicret sevdalısı yaptı mı yapmadı mı?

Bu sorular uzatılabilir. Zannediyorum ne kadar uzatırsak uzatalım bütün cevaplar olumlu gelecektir. Öyleyse hangi  vicdan sahibi hizmet hareketine başarısız diyebilir? Veya hangi kriterlere göre hizmet hedefine ulaşamadı diyebilir?

Böyle diyenler eğer hizmet hareketini kendi kriterleri ile değerlendiriyorlarsa bilsinler ki Allah’ın ve şanlı Rasulü’nün kriterleri başkadır. Ve bu kriterler yüce kitabında ve şerefli nebisinin tavırlarında açık ve net olarak ortaya konmuştur. Biz bu ölçüleri biliriz ve kendimizi bu hakiki ölçülere göre test ederiz. Başka ölçüler ise, “bizi değil sadece sahibini bağlar” deriz ve min vechin onlara da hürmet ederiz.

Ragıp HİKMET

Yükleniyor...

YORUMLAR






    0 YORUM