USD
4,8372
EURO
5,6792
ALTIN
193,4175

ZAMANE FIKRALARI-34 (EVİMİZDEN BİR ŞEHiT GEÇTİ)

Ne suçlar gördü bu ülke: Vatan evladı bir başbakanı asan dönme uşaklarını, tacizcileri, darbecileri, yandaşları, havuzcuları, irtikapçıları, hırsızları, arsızları, zimmetçileri ve daha neleri… Bu kadarını ancak denizler paklar diye dereler, çaylar, nehirler; köylerden, kasabalardan, şehirlerden havzalara ne cürümler, ne kan davaları, ne terör suçları taşıdılar.

ZAMANE FIKRALARI-34 (EVİMİZDEN BİR ŞEHiT GEÇTİ)
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Bunca cürmün her birinin kanunda yeri olsa da “küçük böcekler ağa takılıp kaldılar; böyük böceklerse kendileri karşısında zayıf bir örümcek ağı mesabesindeki kanunları delip geçtiler.”

Kanunların; devletlileri ve avanelerini korumakla kalmayıp garibanları tarassut altına alma aracı olarak kullanıldığının binlerce yıldır şahidi oldu ihtiyar dünya. Misalleri ciltlere sığmaz.

Lakin bizimkilerin “Zamâne Fıkraları”na ilave ettiği son herze, ne insanlık ne de hukuk tarihinde eşi ve benzeri bulunmayan bir garabet…

Diyorlar ki: Kardeşim biz sizi bitirecektik, siz çok debelendiniz. Dişimizi, çenemizi yordunuz. Dişimizin kirasını da sizden isteriz. (Hani “Buz Devri”ndeki sinsi aslan diyordu ya: “Yahu ne bu hal, yediğim hayvanlar bile bu kadar bağırmazdı!..”) Nedir bu hak deyip direnmeniz, nedir bu aşk u şevk, nedir bu ümit ve recâ, nedir bu “Allah’ın bitirmediğini kimse bitiremez” iddiası!..

“Size su yok!” diyen bozacının “Onlara öyle şeyler yapacağız ki bizi öldürün diye yalvaracaklar!” diyen şıracısı ve “Hazret bunları bitireceğini bana yirmi sene evvel söyledi!” diyen dincisi de dahil “Kimi Hindû kimi yamyam kimi bilmem ne belâ!” kabilinden bir güruh; “Çağlayan” semamızda tulû edince facebookta “Ulan bitmediniz gitti!” diyen zihniyet yoksunlarını da ardına alarak gemi azıya almış, esip gürlüyor. Bize parti devleti kavramını somut bir şekilde gösteriyorlar ve koca devleti bir partinin av tazısı mesabesine düşürüyorlar.

Ve bakıyorsunuz, bunca hırlamalarına rağmen birileri de “Felek bin türlü cefâsın toplasın gelsin/ Dönersek kahpeyiz millet yolunda bir azimetten!” diyor.

Bizimkilerin son yediği herze diyordum ya… Evet, son herzenin dünyada eşi yok. “Sen neden der-dest ettiğim adamın eşine yardım yapıyorsun? Neden açlıktan ölmesine, çocuğunun okula gidememesine göz yummuyorsun!” diyerek, bunlara yardım edenleri hapse atıyor. Misalleri çok. Vatandaş, evladını devlete hizmet etsin diye polis yapmış, devlet postuna bürünen kurt ise vatandaşın evladını masumları peşletmek için tazı gibi kullanıyor.

Lakin bunun  son örneği daha bir başka oldu. Birkaç aydır tek, çift ya da birkaç kişiye yönelik olarak yapılan bu türlü operasyonlar(!) Mersin’de yetmiş küsur bayanın alınmasıyla tavan yaptı. Düşünsenize, yetmiş bayan içli köfte yapmış, el işleri yapmış ve çala çırpa değil, bunları satıp mağdur ailelere yardım etmiş.

“Yetmişlere karışsınlar!” diye duacı olduğumuz bu zamâne Nesîbelerinden biri de Halime Hanım’dı.  Bir cami imamı olan babanın sade evinde yetişen sade bir Anadolu insanı. Ailenin en küçük kızı ve çiçeği burnunda bir İngilizce öğretmeni. İşe başladığı okul ise hemen ardından, son fırtınada kapatılmıştı.

“Hac yolcusu sandığımız” Kırk Haramiler yurt dışındaki okulları kapatmak için yaz tatilinde yurda izne gelenlerin pasaportlarına çökeceğini saklayamayınca pek çok arkadaşı gibi abisi de o sene izne gidememişti. “Sen gelemiyorsan biz gelelim.” diyen  annesiyle birlikte gurbet diyarındaki abisini ziyaret etti. Bu vesile ile evimizi de şereflendirdi. Hanımım ve arkadaşlarıyla oturup halleştiler.

Hanımlar geri dönmemesi için kendisini ikna etmeye çalışmışlar. “Ülkenin halini görüyorsun, kimseye güven olmuyor!” deseler de o, Fakat o, “Gitmem lazım. Yardım ettiğim aileler var!” demiş.

Neticede ana-kız gittiler. Baskılar artınca senelerdir okuyan, bir  aşk u şevk insanı olan annesiyle birlikte bir başka ülkeye gitmek için vize başvurusunda bulundular. Annesine vize çıktı; fakat ona çıkmadı. Bugün anlıyoruz ki onu daha şerefli bir vize için kader Anadolu’da alıkoymuştu.

“Bize sıra gelmez.” demişti evimizde hanımla sohbet ederken, sırada o kadar isim vardı ki… Lakin adamlar doymuyordu. Sıra ona da geldi. 20 şubatta “penceresiz kaldı.”

İçeride baskılara maruz kaldı. Beraber içeri alındığı ablalara işkence yapıldı. Zaten grubun tamamı ayrıca psikolojik işkenceden nasibini aldı. Sorular “Neden silah bulundurdun, neden dağa çıktın, neden şöyle neden böyle şeklinde değildi; neden bu ailelere yardım ettin?” yollu acayip, görülmemiş sorulardı. Tabi bir de imza atması istenen hazır ifade… İmzalamayınca bir başka psikolojik harp tekniği: “Sürgün”… Neticede kendisini Tarsus Cezaevi’nde buldu.

Lise sonda iken yakalandığı müzmin rahatsızlıkları vardı: “Sistemik lupus erimatozus” hastasıydı. Adını bile çoğumuzun söylemekte zorlanacağı nadir bir hastalık. Fakat onu sıkıntı çektirenlere insan demek daha zor olsa gerek.

Raporu cezaevinde kaybedilince, ilaçları aksatılınca durumu kötüye gitti ve iki defa komaya girdi. Yine de umursamadılar. Onun koğuşta değil, yoğun bakımda olması gerekiyordu; ancak koca bir ülke komada olunca bir şahıs yoğun bakıma alınamamış, çok mu? Yoruldu, zayıf bedeni bu yükü daha fazla taşıyamadı ve 27 Nisan’da vizesini alıp ukbâ yolculuğuna çıktı. Rabbim şehitlikle serfirâz eylesin. Dedim ya: “Evimizden bir şehit geçti…”

Kerem UMAR

YORUMLAR






    0 YORUM