USD
5,3883
EURO
6,1074
ALTIN
215,4722

Kendimize soralım!!! Neyi, kimi ve niçin bekliyoruz?

         Gerek şahsi, gerek toplum olarak beklentilerimizin sonu gelmez. Bir deyimle ömrümüz belki hep beklemekle geçiyor! Ama hiç kendi kendimize sormalıyız biz neyi, kimi ve niçin bekliyoruz? Ama beklemeye alışmışız, bizde beklenecek şey kalmasa komşunun bir beklentisi vardır, oğlunun-kızının, düğünü nişanı vs. komşuların beklentisini biz de beklemeye başlarız. Abartıyor muyum acaba? Ama okuyuculara da empati yapın siz de görürsünüz bunu, demeden de kendimi alamıyorum.

Kendimize soralım!!! Neyi, kimi ve niçin bekliyoruz?
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Milletçe 24 Haziran 2018 bir beklenti nirengimizdi; milletçe bekliyorduk, geldi ve geçti. Kısmen onun getireceği beklentiler olabilirdi, lakin milletin beklediğinin dışında ortaya bir profil çıkınca artık normal beklentiler bile kayboldu. Hani Türkiye kapalı bir ceza evine dönüştü, durup dururken yüzbinlerce insan hapiste, işinden mesleğinden atılanlar, tahsilinden mevki makamından ihraç edilenler ülke tanınmaz hale getirildi. Beklenilen seçimle belki bunlar kısmen düzelir diye insanlarda bir beklenti vardı. Ne yazık ki, seçimle bu beklenti de kalmadı. Çünkü yine kazanan zulmeden taraf oldu.

Peki bundan sonra ne olacak? Milletin yönetimi ve kalkınması nasıl olacak? Hangi bakan bakanlığında olağanüstü başarı elde edecek falan? Fakat bunların hiçbiri ne konuşuluyor, ne düşünülüyor; çünkü Türkiye’de yönetim temelden değişti, öyle ki, adeta ülkede girdaplar anaforu oluştu ve bu anafor yönetim adına her şeyi merkeze çekip kör kuyuya attı. Millet bunu az çok hissettiği için kimsede artık müspet bir beklenti kalmadığı gibi, kötü ve kötülük korkusu da artık kanıksandı. Bu hali şuna yoruyorum. Musa Eroğlu’nun seslendirdiği:

Bana ne bahardan yazdan bana ne borandan kardan

Aşağıdan yukarıdan yolun sonu görünüyor.

Geçtim dünya üzerinden ömür bir nefes derinden

Bak feleğin çemberinden yolun sonu görünüyor

Azrail’in gelir kendi ne ağa der ne efendi,

Sayılı günler tükendi, yolun sonu görünüyor.

Bu dünyanın direği yok merhametin yüreği yok,

Kılavuzun gereği yok yolun sonu görünüyor.

Türküsü, halimize uygun ve güzel bir örnek sanırım. Çünkü Türkiye şu ana kadar bir manada 1000 yıllık Osmanlı ve 100 yıla yakın cumhuriyet dönemini az çok bilen bir halktı. 24 Haziran 2018 seçimleriyle bu birikimini Türkiye ne yazık ki kaybetti. Artık bundan sona Türkiye tek adam sistemiyle yönetilecektir. Ama yönetim adı ne olacak bu da şimdilik muamma! Sultanlık mı, olacak yoksa diktatörlük, krallık, başkanlık mı her ne ise yaşayıp göreceğiz. Asıl, Sayın C.B. bunu nasıl yorumlayacak onu dahi henüz kimse bilmiyor. Fakat biz şunu biliyoruz ki, artık Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlâl. 16 yıllık iktidarı döneminde Sayın R.T. Erdoğan zaten kendisini her şeyiyle tek adam olmaya hazırlıyor, hatta kendisinin olağan üstü bir insan olduğunu kabul ediyor ve çevresinde de reddedilmiyordu. Aristo’ya isnat edilen şu söz insanlar hakkında bir kanaat hasıl etmektedir. Kendini beğenmekten de sakının; Çünkü o, erdemin büyüklüğünü yok eder, Bil ki, kibirlenmek, başarısızlığın başıdır.

Menfi ve müspet manada siyasiler, ilim adamları ve sosyologlar ve devlet adamları dahil R.T.E’nin az çok kişiliğini hem tahmin ediyor hem de araştırıyorlardı. Nitekim 4 Haziran 2011 tarihinde Cumhuriyette çıkan N Cerrahoğlu’na ait Haşmetmeap Erdoğan başlıklı makalede Etraflıca Erdoğan’ın tavrı ve kişiliği inceleniyor okuyucularımla paylaşmak istiyorum.

Ortaçağda “haşmetmeapı/majesteyi tahkir” diye bir suç vardı.

Latince “laesa majestas” deyiminden türeyen ve Batı dillerinde “lesa maesta/injured majesty” gibi ifadelerle tanımlanan suça bulaşanlar, başlarını beladan alamazdı.

Kral ya da hükümrana bir eleştiri/ima/dokundurmada bulunmak, saygıda kusur etmek, “laesa majestas” suçundan zindanı boylamakla eşdeğerdi.

Kelleyi kurtarsanız ömrünüzün geri kalan kısmını zindanda geçirebilirdiniz…

Majesteyi tahkirin” bu denli ağır yaptırımlarla karşılık bulmasının nedeni, hükümranların güçlerinin sorgulanamaz olmasından kaynaklanırdı.

İnsanlık, efendilerin” kudretini sınırlayan halkların gücüyle tanışmamıştı.

Yurttaş, seçmen, sandık, oy; güçler ayrılığı” gibi kavramları henüz tanımamıştı.

Gücün o dönemde sadece Tanrı’dan alındığına inanılırdı.

Güç, bu tanım gereği mutlaktı.

Halklar da haliyle tebaa” konumundaydılar; başlarındaki kral/prens/efendi her kimse, kayıtsız şartsız itaat, kullukla” yükümlüydüler…

Kral ilahi güçle” donatılınca, eli mahkûm tebaaya “kulluk” düşüyordu.

Edelman: Gücü Tanrı’dan aldığına inanıyor

Erdoğan da böyle işte, gücünün mutlak” olduğunu varsayıyor ve bizleri yurttaş” değil kulları” gibi görüyor.

Ortaçağ hükümranları gibi o da gücünün Tanrı’dan geldiğine inanıyor…

Çok şeyi açıklayan bu tespitin kaynağı ben değilim. Eski ABD Büyükelçisi Eric Edelman

Edelman; hatırlarsanız Erdoğan’ı bir WikiLeaks belgesinde, Tanrı’nın ona Türkiye’yi yönetme görevi verdiğine inanıyor!” sözleriyle tanımlamıştı.

20 Ocak 2004 tarihini taşıyan belgedeki ifadeler şöyleydi:

“Erdoğan’ı….dinamikleri yanlış hesaplamaya ve dengesini bozabilecek kişilerin saldırılarına ciddi biçimde açık hale getiren nitelikleri var. (Bu niteliklerin) Birincisi, çok baskın bir gurur. İkincisi, Tanrı’nın onu Türkiye’yi yönetmek için hazırladığına inanmasından kaynaklanan gem vurulmamış bir hırs. (Erdoğan’ın ve karısı Emine’nin 1997-2003 yılları arasında yakın sırdaşı olan Mustafa Bilginer bu özelliği Erdoğan’ın karakterine ilişkin bir kitap taslağında inceledi; Erdoğan, Ekim 2003’teki AKP Kurultayı’nda, Allah tarafından verilen bu görevi vurgulamak için Kuran’a atıf yaptı.) Üçüncüsü, sağlam ve yetenekli bir danışmanlar çevresinin oluşmasını, kendisine taze ve yaygın enformasyon akışını ya da parti genel merkezi, hükümet ve Meclis grubu arasında etkin iletişim sağlanmasını engelleyen otoriter bir tek başınalık hali…”

“Bu hal onu istisnai biçimde alıngan kılıyor” diye süregiden belge; Erdoğan’ın “siyasi kişilik yapısı” çerçevesinde; aşırı kibirli iktidarda kalma arzusuna” da atıfta bulunuyordu. Edelman, Erdoğan’ın diğer deyişle demokratik sistemlerde olduğu gibi görevi” seçmen ya da sandıktan değil, Tanrı’dan aldığına inandığını” söylüyor; T.C. Başbakanı’nı gem vurulmamış hırs”, “kibir”, “baskın gurur”, “otoriter tek başınalık hali” gibi ifadelerle tanımlıyordu.

Büyükelçinin tespitlerine göre, Başbakan’ın etrafında bunları üstelik kendisine hatırlatacak, onunla bu sorunları tartışabilecek -sümme haşa!- bir danışman grubu” da yoktu.

Gücün ‘seçmenden’ geldiğini göstermek…

Uzun lafın kısası, mutlak monarşilerdeki gibi karşımızda bir yüce haşmetmeap” var.

“Haşmetmeap”, gücünün meşruiyet kaynağını biz naçiz kullarında(!) görmediği için, bizi elinin tersiyle yok sayabiliyor.

Dün gazetelerde yer bulan seçim ilanlarına bakın…

Tam sayfalık bir

Erdoğan propagandası” olarak yayımlanan sayfaların başında, Bayrağımız Her Yerde” sözleri göze çarpıyor.

Bakıyorsunuz, hiçbir yerde bayrak filan yok.

Ya ne var?

Haşmetli bir Erdoğan çalımı…

Erdoğan sayfanın göbeğinde çalımla yürüyor…

Arkasında dünya haritasının her noktasına serpiştirilmiş resimlerde, dünya liderleriyle yan yana çekilmiş kendi fotoğrafları yer alıyor.

Türkiye=Erdoğan ve bayrağımız da Erdoğan olmuş oluyor!

Kendisini böyle, bu denli dev aynasında gören bir lider, bir işadamının, Bahse girerim öteki parti birinci olacak!” demesine tahammül eder mi?

İşadamı ne kelime…

Düpedüz bizatihi artık partilere ve o partilerin liderlerine tahammül edemiyor Erdoğan…

Bakıyorsunuz en ağır sözlerle her gün başka birini fırçalıyor: Edepsiz, alçak, ahlaksız!”

…..

Dr. Dursun Ali Erdem

YORUMLAR






    0 YORUM