USD
6,0145
EURO
6,9241
ALTIN
229,3776

15 TEMMUZ GERÇEK Mİ GEREKÇE Mİ? (2)

Türkiye’de kendini “Derin Devlet” olarak lanse eden çeteyi bilmeden başarısız darbe girişiminin gerçek yüzünü kavramamız mümkün değildir. Bu çete, NATO’nun TSK’ya bağlı Seferberlik Tetkik Kurulu / Özel Harp Dairesi bünyesinde kurduğu yapının bağrında boy atıp gelişmiştir. NATO’nun, soğuk savaş döneminde (1947 – 1991) SSCB’nin genişleme emellerinin önünü almak amacıyla bütün üye ülkelerde benzeri yapılar kurduğu erbabınca bilinmektedir.

15 TEMMUZ GERÇEK Mİ GEREKÇE Mİ? (2)
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

İki Darbenin de Arkasındaki Karanlık Odak

NATO, geçen yüzyılın 1970’li yıllarında Türkiye ve diğer üye ülkelerdeki yapıları tasfiye etmeğe karar verdiğinde Türkiye’de bu yapıyı kontrol ve idare eden ekip bu tasfiyeye karşı koydu ve ironik bir şekilde kendini Avrasya Bloku’nun kucağına attı. Söz konusu ekip, yapının gayr-i nizami harp teknikleri üzerine eğitilen elamanlarını, finansal kaynaklarını ve geçen zaman süresince elde ettiği nüfuzunu kullanarak perde gerisinden ülkedeki her şeyi kontrol ve idare etmeye çalışan gizli bir çete ve örgüt kurdu.

İşte bu çete veya örgüt, 1990 öncesinde “Derin Yapı” ve “Kontrgerilla”, bu tarihten günümüze kadar ise “Ergenekon Çetesi” gibi isimlerle anılmıştır. Bu çete, “anayasal ve yasal kısıtlamalar”dan kurtulmak, “özel ayrıcalıklar” elde etmek ve kanun dışı eylemlerine yasal kılıf uydurmak için bir güç devşirmek maksadıyla başta ordu olmak üzere devletin en hassas yerlerine sızmış ve çöreklenmiştir. Tehdit, tedhiş, suikast, şantaj, baskı, kutuplaştırma, kaos ve kargaşa kullandığı yöntemlerden sadece bazıları.

Ahtapot gibi birçok kolu olan bu çete, 1970’li ve 1980’li yılların modası “solculuk/kominizim tehlikesi”ni gerçek hacminden daha büyük göstererek “yapay bir düşman” ihdas etmiş ve onu kontrolünden çıkan devlet kurumlarını ve sivil toplumun bütün kesimlerini yeniden dizayn etmek için bir “gerekçe” olarak kullanmıştır.

O dönemde aynı fabrikanın ürünü olmalarına rağmen birbirlerine karşı kin ve düşmanlık besleyen örgüt ve gruplar arasında üretilen çatışmaları bertaraf etmek için 3 defa orduyu darbe yapmaya kışkırtmış ve her 10 yılda bir defa darbe yapmak gelenek haline gelmiştir.

Fakat çete, 1990’lı yıllarda soğuk savaş döneminin sona ermesi ve “Kominizim tehlikesi”nin artık işe yaramaz hale gelmesiyle birlikte yeni dönemde devleti kontrol ve toplumsal mühendisliğe devam etmek için yeni bir gerekçeye ihtiyaç duydu.

Aradığı bu gerekçeyi de, Türkiye ile birlikte bütün İslam dünyasını etkisi altına alan “İran İslam Devrimi”nin estirdiği İslamcılık dalgasına paralel olarak ortaya atılan “irtica tehlikesi”nde buldu.

Ne var ki, özellikle Kürtlerin yoğunluklu olarak yaşadığı Güneydoğu illerinde işlenen yüzlerce sansasyonel suikast ve binlerce faili meçhul-malum cinayetlerin ardından tamamen kanuni çerçevenin dışına çıkmasıyla eşzamanlı olarak siyasi, askeri ve bürokratik birçok şahsiyet bu çetenin varlığından duyduğu rahatsızlığı gizli-açık ifade etmeye başlamışlardır.

Hiç şüphesiz bu şahsiyetlerin başında çetenin verdiği ilaçlar aracılığıyla yatalak hale getirdiği Bülent Ecevit, zehirlenerek öldürülen Turgut Özal, 90’lı yıllarda uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitiren Eşref Bitlis ve Özal’ın görevlendirmesiyle MİT teşkilatını “sivilleştirme” misyonunu yürüten ve yine çetenin suikastına maruz kalarak hayatını kaybeden Hiram Abbas gelmekteydi.

Hatta 1980’de hükümete darbe yapan eski genelkurmay başkanı Kenan Evren bile çetenin faaliyetlerinden duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirmiş ve kaleme aldığı anılarında Genelkurmay Başkanı görevine getirildikten sonra Özel Harp Dairesi’ni esas vazifesini yerine getirmeye yönlendirdiğini ve ilgili sorumlulara bir daha “Kontrgerilla” gibi laflar duymak istemediğini belirtmiştir.

Ergenekon çetesi o zamanlar bu isimle anılıyordu.

Türkiye, Necmeddin Erbakan hükümetini hedef alan 1997’deki post modern 28 Şubat darbesinden bir yıl önce 3 Kasım 1996’da “devlet-siyaset-mafya” arasındaki kirli ilişkiyi ilk kez ortaya saçan, diğer bir ifadeyle “Ergenekon Çetesi”ni deşifre eden Susurluk skandalına sahne oldu . Bu durum, Ergenekon’un sivil ve askeri liderlerinde büyük bir kaygı uyandırmış, vitrinde demokratik yollarla seçilmiş hükumetler olsa bile kapalı kapılar ardından hâkimiyetlerini devam ettirmek için devlet ve toplumu yeniden yapılandırmayı düşünmeye sevk etmiştir.

Neden Hizmet Hareketi?

Bu çalışmanın birinci bölümünde de ifade ettiğimiz gibi 28 Şubat Darbesini düzenleyen Ergenekon’un asıl amacı, Erbakan hükümetini bitirmek değildi. Aksine Ergenekon, Cumhuriyetin kuruluşundan beri “sivil İslam”ı baskılamak ve kontrol altında tutmak için “siyasal İslam”ın temsilcileri ile “katı laikler” arasındaki çatışmayı kendi projeleri çerçevesinde kullanmaya çalışmıştır. TSK’nın komuta kademesini ve devletin diğer hassas kurumlarındaki etkili kişileri tahrik etmek için her zaman önlerine “laik devleti ortadan kaldırmaya çalışan irtica”yı bir korkuluk veya “öcü” olarak önlerine koymuştur. Bu “hayali” ve “soyut” tehlikeyi, diğerlerine nazaran sosyal hayatta daha fazla görünürlüğü ve etkisi olduğu için Hizmet Hareketi ile “somutlaştırma”yı tercih etmişlerdir.

“Neden özellikle Hizmet öcüleştirilmiş veya düşmanlaştırılmıştır?” sorusuna cevap olarak aşağıdaki nedenleri sıralayabiliriz:

Hizmet’in içte ve dışta geniş bir şekilde yayılması

Bir yandan hem Türkiye içinde hem de dünyanın dört yanında yaygın olması, diğer yandan da Susurluk skandalı vasıtasıyla deşifre ettiklerine inandığı asker, emniyetçi ve bürokratları tasfiye etmek için kamuoyunun zihninde yaratmak istediği “tehlike” ve “tehdit”in büyüklüğü ile doğru orantılı gözükmesi nedeniyle Ergenekon Çetesi Hizmet Hareketi’ni hedef almıştı.

Bu tür operasyonları soğuk savaş döneminde kominizim tehlikesini kullanarak yapan Ergenekon, bu tehlike ortadan kalktıktan sonra ise Hizmet’i bahane ederek irtica tehlikesi üzerinden yapmaya devam etmiş ve yönetimi elinde tutmaya çalışmıştır.

Daha doğru bir ifadeyle, Ergenekon, bir yandan Turgut Özal ve ılımlı sağ-sol hükümetlerin devlet ile geniş halk kesimleri arasında kurmaya çalıştığı “demokratik zemin”i ve “siyasi barış”ı; diğer yandan da Hizmet ve çeşitli sivil toplum kuruluşların ülkedeki farklı din, düşünce, ırk ve mezhepler arasında inşa etmeye gayret ettiği “toplumsal barış”ı ortadan kaldırmayı planlıyordu.

Hizmet’in medeniyet vizyonu

Ergenekon, devlet ve toplum üzerinde istediği operasyonları yapmak için Hizmet’i hedef tahtasına koyarak bir öcü haline getirmeye çalışıyordu. Ancak Hizmet’e yamamaya çalıştığı “irtica” ve “laikliği ortadan kaldırma” suçlamasının önünde iki ana problem vardı. Çünkü Hizmet’i dini referanslı klasik hareketlerden ayıran son derece önemli iki özelliği bulunmaktaydı:

  • Ruh ve mana bakımından vasatî İslamî orijine bağlılık;

  • Şekil, biçim ve araçlar bakımından modernliğe açıklık.

Hizmet Hareketi, vahyin asli ilim ve marifet kaynaklarına sadakatle bağlı kaldığı gibi aynı zamanda demokrasi ve modernlik ile etkileşim halinde, yeni içtihat ve yorumlara açık, Türkiye ve tüm dünyadaki diğer din, düşünce ve kültür mensupları ile açılım ve diyalogu benimsemektedir.

Bundan dolayı Hizmet’in birinci özelliği onu klasik İslami düşünce hareket ve ekolleri ile ortak bir noktada buluştururken aynı özellik, katı laikleri kendisine “gericilik”, “laikliği ortadan kaldırma” ve “Şeriat devleti kurma” gibi suçlamaları yöneltmeye itmiştir. İkinci özelliği ise onu “ılımlı laikler”e yaklaştırmış ve onlarla “hiçbir tarafın diğerine bir şey dayatmadan herkesi kendi konumunda ve tanımladığı gibi kabul etme zemini”nde buluşmasını sağlarken aynı özellik “siyasal İslamcılar”ın ona “laik olmak”, “ABD, Batı ve İsrail ajanlığı” suçlamasını yapmaya sevk etmiştir.

İslamcılar, Hizmet oylarını kaybetme endişesi ile başlangıçta bu tür suçlamaları cılız bir sesle ifade etseler de AKP iktidarının 3. Döneminden itibaren en üst perdeden dile getirmişlerdir.

Hizmet bu çok önemli iki ana nitelik ve özelliğinden ödün veremeyeceğine göre tarihi boyunca bu iki zıt ithamla yüzleşmek ve mücadele etmek kaçınılmaz kaderi haline gelmiştir. Dolayısıyla her zaman açılım ve diyaloğu reddeden kapalı bir sistem içinde yaşamayı yeğleyen katı laikler ile radikal İslamcıların eleştiri oklarına maruz kalmıştır. Katı laikler “laik devleti koruma” bahanesi, İslamcılar ise Hizmet’e sempati duyanlardan bazılarının İslami partilerini bırakıp sağ partileri desteklemesi ve iki tarafın düşünce ve aksiyondaki metot farklılığı gerekçesiyle Hizmet’e saldırmış ve ellerindeki tüm imkânları kullanarak şeytanlaştırmaya çalışmışlardır.

Buna mukabil Hizmet Hareketi ise katı laikler ve radikal İslamcıları, laiklik ve İslam’ı ipoteklerine almaları, onlara ideolojik ve pragmatik yaklaşmaları, parti ve kliklerinin amaçlarını gerçekleştirme aracına dönüştürmeleri, laiklik ve İslami görüş ve tasavvurlarını değişim, yorum, ekleme veya çıkarma kabul etmez bir “doğma”ya dönüştürmeleri, alternatif hiçbir görüş ve düşünceye hayat hakkı tanımamaları, laiklik veya İslam’ı ötekini marjinalleştirme ve şeytanlaştırma aracı haline getirmeleri ve yapıcı dahi olsa kendilerine yöneltilecek en ufak eleştiriye karşı kalkan olarak kullanmaları gibi tutum ve davranışlarını eleştirmiştir.

Toplumda yeni bir dil

Hizmet Hareketi’nin insan ve eğitim merkezli faaliyetleri, özellikle SSCB’nin yıkılmasının ardından Birlik’ten ayrılan Türki Cumhuriyetlerde geniş bir şekilde yayılmıştı.

Hizmet, hem içte hem de dışta her kesime bu şekilde bir açılıma paralel olarak, laikler ile İslamcılar, Türkler ile Kürtler, Aleviler ile Sünniler, milliyetçiler ile yabancı azınlıklar arasındaki berzah veya uçurumların ortadan kaldırılması için başarılı ve etkili çözümler üretmeye başlamıştır.

1990’lı yıllardan itibaren kurduğu yerli ve uluslararası düşünce kuruşları vasıtasıyla toplumun bütün kesimleri ile diyalog hareketi başlatmış, kılıç ve kalkanların gömülüp diyalog ve barış dilinin hâkim kılınması, farklı din, düşünce ve ırklar arasında birlikte yaşama çağrısında bulunmuştur.

Bu samimi davet ve hummalı faaliyetler neticesinde –katı laikler ve radikal İslamcılardan bağnaz bir azınlık haricinde-toplumun tabanından tavanına kadar herkeste olumlu bir yankı uyandırmıştı, toplumun bütün katmanlarında yepyeni bir sevgi, saygı ve barış dili inşa edilmiş, yazılı ve hukuki metinlerde yer almasa da herkes “her din ve düşünceye saygı” ve “laiklik ve dinin siyasi istismarından vazgeçme” gibi temel ilkeler etrafında genel bir konsensüs oluşmuştu.

Hatta Abant Platformu’nun düzenlediği ve her kesimden aydının katıldığı özgür tartışma zemininde oluşan beklenti, hiçbir insanın ideolojisi, mezhebi, ırkı ve dinine bakılmaksızın haklarını koruyan ve saygı gösteren, toplumun bütün kesimlerini kucaklayan evrensel standartlarda yeni bir anayasanın yazılması ve yürürlüğe konulmasıydı.

İşte Hizmet Hareketi’nin öncülüğünde Türkiye’de şekillenen bu yeni tablo, Ergenekon’unun beslendiği kutuplaşma ve çatışma zeminin altını dinamitliyor ve ona yaşama hakkı tanımıyordu.

Muhammed Ubeydullah

Yükleniyor...

YORUMLAR






    0 YORUM