USD
5,3343
EURO
6,0986
ALTIN
209,5152

BİR ANANIN AHI!

“İki binli yıllar. Aylardan Ekim. Günlerin en çetini… ” Önündeki hafiften buruşuk müsveddeye kaydı düşerken bir hayli yorgundu. Oturduğu iskemleden ağrı ve sızılarla doğruldu, ardındaki grinin her tonuna bulanmış, soğuğun da tesiriyle artık siyaha çalmaya başlamış duvara sırtını dayadı. Günü hatırlamaya çalışıyordu. Perşembe miydi, Çarşamba mı… Cumadan ötesiydi galiba. Kırık camlı pencereden gelen sala seslerini hatırladı, dün denebilecek kadar yakın bir geçmişe ait. Evet, cumadan ötesiydi ve mektup günü yaklaşıyordu: “Muhtereme validem ve gözümün nuru evlatlarım…”

BİR ANANIN AHI!
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

ASIRLAR SONRASINDA BİLE DUYULACAK BİR ANANIN AHI VE KAYBETTİĞİ BEBEĞİ GÜLSİMA

“İki binli yıllar. Aylardan Ekim. Günlerin en çetini… ” Önündeki hafiften buruşuk müsveddeye kaydı düşerken bir hayli yorgundu. Oturduğu iskemleden ağrı ve sızılarla doğruldu, ardındaki grinin her tonuna bulanmış, soğuğun da tesiriyle artık siyaha çalmaya başlamış duvara sırtını dayadı. Günü hatırlamaya çalışıyordu. Perşembe miydi, Çarşamba mı… Cumadan ötesiydi galiba. Kırık camlı pencereden gelen sala seslerini hatırladı, dün denebilecek kadar yakın bir geçmişe ait. Evet, cumadan ötesiydi ve mektup günü yaklaşıyordu: “Muhtereme validem ve gözümün nuru evlatlarım…”

Selma hanım, kapkara bir gecede alelacele hücreye çevrilmiş bu dama gireli haftalar yahut aylar olmuştu. Bir simsiyah şerit üzerinde gergeflenmiş takvim aralıklarını zihninden geçirdi. Hatırlamaya çalışıyordu. Ne zamandır saçlarını taramadığı, bir kayıt cihazından azade yıkanamadığı, hatta yatarken-kalkarken giymekten artık duvar ve ahşap kokusuna bulanmış kıyafetlerini değiştirmediğini hatırladı. Takvimlerin ne önemi vardı? Kayıp zamanlara adamıştı gençliğini. Bir cevher çağını, uzunluğunu tam da kestiremediği kısa bir zaman diliminde tüketmişti. Gel-gitler yaşadı an durakları arasında. Geride bıraktığı çocuklarını, yaşlı anacığını, kanayan ahlarını, doğumuna çok az bir süre kala kaybettiği Gülsima bebeğini… Ah anacığım!, deyiverdi gayri ihtiyari. Göz pınarları kurumuş, hıçkırıklar artık sele dönüşemez olmuştu. Geceler gündüzlere karışıyor, Selma hanım ne geceyi ne de gündüzü yaşıyordu. Yaşıyor muydu?

Demir halkalarla arabaya bir cani gibi bindirilmişti. Ardında bıraktığı yavrularının çırpınışlarını hatırladıkça dışa akmayan gözyaşları kan seylapları halinde yüreğine iniyordu. Temmuz henüz dinmemiş, bir baskınla can arkadaşı alınmıştı. Şimdi nerelerdeydi, ne haldeydi, bilinmiyordu. Küçük bir kasabada oturuyorlardı. Eşinin ailesi de olanlara bir anlam verememelerine rağmen bu fırtınada savrulmuştu. Vicdan artık doğrular ekseninde yürümüyor, toplu bir gurbet yaşanıyordu vatan sathında. Kala kala yaşlı anacığıyla kalmışlardı. Bakıma muhtaç anacığıyla. İlk günler eşinden bir haber almak için çok koşturdu. Hamileliğinin bilmem kaçıncı ayındaydı. Ne önemi kalmıştı zamanları saymanın? Tespihe çekmekle vakit tükenmiyordu. Suç delili bulmak ümidiyle fasılasız, haftada bir defa evi basılıyor, bazı kitaplara ve eşyalara el konuyor, giderken de darmadağın bir ev bırakılıyordu. İçeriğinin ne önemi vardı? Henüz birkaç gün önce yasaklılar listesine dahil edilmiş yayınevleri tarafından basılmıştı ya kitaplar! Kitaplık, Hayati Beyin tutuklanması için yeterli suç teşkil ediyordu.

Şehre taşınmaya karar vermişlerdi. Bir tanıdıklarının küçük bir yük aracı vardı. Rica ettiler, biraz da yalvardılar. Bir gece yarısı toparlanıp gideceklerdi, hiçbir komşusunun haberi olmayacaktı. Kaçacaklardı adeta, bağrında güller devşirdikleri mekanlardan bir bilinmeze, bilemedikleri ayrı bir kaosa. Ay henüz Temmuz’u tüketmemişti ama yapayalnız duygularda kalmak ailenin takatini tüketmişti. Doğuracağı yavrusunu mu düşünmeliydi, nereye götürüldüğü bilinmeyen kocasını mı, iki evladını ve yaşlı anacığını mı? Dayanmalılardı, güçlü kalmalılardı… öyle de yaptılar. Beraber yaşadıkları mahalledeki yakın çevrenin ikrah nazarlarıydı, onları asıl yıkan. Daha dün denecek kadar yakın geçmişte takdir gördükleri kişiler şimdilerde birer gulyabaniye dönüşmüş, selamı sabahı kestikleri yetmemiş, fiili saldırılara başlamışlardı. “Harb-i umumiyi yaşayan elli yıl yaşlanmıştır.” denmişti ya… Geri kalır yanı yoktu yaşananların. Toplum bir gece ansızın gelen fitne kasırgasına kapılmış ve yörüngeden çıkmıştı. Bir anlam verilemezdi.

Ne yaman fırtınaydı ya Rab! Alışmıştı doğrusu, uykusuzluğa, karanlığa, susuzluğa, sert, rütubetin tükettiği ahşap zeminde gözlerini kandırmaya. Daracık bir hücrede olmak kabri andırıyordu. Çok da dert etmiyordu ilk başlarda. Zaman kırık camlı pencereden damladıkça bir ağırlık çöküyordu ruh mahpesine. Mekanın darlığından değil, evlat acısındandı daraldığı… Bir öğretmen eşiydi. Kiremit damlı, herbirisi en fazla 3 katlı olan bahçeli evlerden birinde oturuyorlardı. Ondan önceki, okula yakın olsun diye taşındıkları dar sokaktaki küçücük bir evde ilk ruh sıkletini hissetmişti. Adeta boğuvermişti sokak ve apartman girişi. Küçüktü, basıktı ama çocukları yanındaydı, kocası yanındaydı. Gönüller birdi, sıkıntılara beraberce göğüs geriliyordu. Şimdi dar ve küçük de olsa eski şirin evinde özgürce çayını yudumlamak vardı. Komşular da arada bir gelirdi. Bildiği kadarıyla iman bahsinden onları şevklendiriyor, nesle sahip çıkmanın aşısını yüreklerine zerk etmeye çalışıyordu. Zaten dava dosyasında üzerine atılı tek suçu da buydu: komşularını evinde toplayıp örgütlemek, öğretmen eşiyle birlikte malum örgüte manevi destek sağlamak…

Büyük ümitler beslemişlerdi can yoldaşıyla. Kendi gamında boğulanlara inat alemin tüm dertlerini taşıyacak bir sine edinmişlerdi zamanla. Buna çocuklarını da alıştırmışlardı: yemeyip yedirecek, başkalarını kendi nefislerine tercih edeceklerdi. Nerden bileceklerdi, meftun oldukları bu düşünce dünyasında ilk hançeri en yakınlarından yiyeceklerini? Son dil sınavında yüksek puan alsın diye günlerce uykusunu feda ettiği bir öğrencisinin kendisini ihbar edeceğini? Taşınırken gideceği adresi ne olur ne olmaz diye ona vermişti. Güveniyordu ne de olsa. Hem bir suçları da yok idi. Bir ümitti onunki. Kocası çıkagelir, kendilerini bulamazsa adresi bilinsin istiyordu. Olsun, dedi. Bir cahillik yapmıştır. Aklı başına geldiğinde elbet pişman olacaktır. Babası da kötü adam değildi ama… Başsavcılığa yükseleceğim diye vicdanını, en temiz yanını bir kenara bırakmak olur muydu? İnsandır, çiğ süt emmiştir… Elbet pişman olacaklardır…

Selma hanımın düşünce dünyası çocukluğundan beri müspet düşünce üzerinde şekillenmişti. İlk okuduklarından ve dinlediklerinden ümit dersleri almışlardı. İlahi beyanın ruhunda şekillendirdiği “en şer zannedilen şeylerde bile hayır netice beklemek” düsturu ona can suyu oluyor, ahşabın rütubetini, tavanın baskısını, ışığın zafiyetini, günde sadece bir defa nasıl yapıldığı belli olmayan bir yemek artığıyla doyurulmayı ve daha nice şeyleri unutturuyordu. Onlarsız da hayat yaşanıyordu. Ya Gülsima! Onu unutabilir miydi? Birkaç dakikalığına kucağına aldığı, toprağına dahi elleriyle indiremediği Gülsimasını?

Hastaneden yeni alınmıştı. Ameliyat masasından kendini toparlamaya başladığı zamana dek kapıda bekletilmişlerdi memureler. Doktorların “alabilirsiniz” emriyle sıcak bilekleri ağustos sıcağında daha da yakan kelepçeleri takmışlardı. Yavrusunu ilk ve son bir defa görmek istemişti. Hoş geldin diyememek veda koridorunda çok ağır gelmişti. Son yaptığı, kendisi duyamasa da kulağına adını fısıldamak olmuştu. Gülpembe dudaklarına bir buse kondurmuş, iki tarafında bekleyen memurelerin de duyacağı bir sesle “Andığımda simanı anımsatacak, ötede de seni onunla anacağım bir adın olmalı. Kol bandında isimsiz yazıyor olabilir ama, adın Gülsima olsun.” demişti. Kolay değildi elbet, cansız bedenini kucağında taşımak. Dilinden dökülen bir mürekkep isim değil; adeta Boğaz hançeresini yırtıp çıkan dikenler oluvermişti bir çift söz. Hüznüne ve hıçkırıklarına şahit olan memurelerden sağdakinin kendini tutamadığına şahit olmuştu. Ne de olsa insandı, belli ki o da bir anneydi. Vazifesini yapıyordu sadece… Hastaneden sorgusuzca kilitledikleri hücreye varana dek, acep nerede Gülsima’nın narin vücudu toprakla tanışmıştı, gayrın elleriyle.

Ümide yeltendi bir kez daha. Neden olmasın! Hep ulvi şahsiyetlerden örnekler vermiyor muydu, beraber çay yudumladıkları komşularına. Hubeyb geldi aklına, Musab, Sümeyye … Kahramanlık destanına birer tuğla olmuşların ortak karakteri vardı: Cefa. Kilitlendiği Rıza ufku ona en büyük ümit oldu.

“Olsun, kayıp değil, ahiret için büyük bir kazanım, Gülsima’m… Şimdi bir cennet kuşu olmuştur.” dedi. Yine de bir sızı düştü burun kemiklerine. Dudaklar kıpır kıpır oldu ama damlayacak bir yaş kalmamıştı gözlerinde. Bir damla daha kurudu sol yanından, kan gölünden. Anne yüreğine ne kadar ağır gelse de kaderin kendisine hazırlattığı büyük mükafatları düşündü. Çocuğunu kaybetmiş bir şefkat abidesine teselli olabilecek “Vildanün Muhalledûn” nüktesi daracık hücresinde cennet özlemi yaşatıyordu şimdi: “Mü’minlerin kabl-el büluğ vefat eden evlâdları, Cennet’te ebedî, sevimli, Cennet’e lâyık bir surette daimî çocuk kalacaklarını.. ve Cennet’e giden peder ve vâlidelerinin kucaklarında ebedî medar-ı sürurları olacaklarını.. ve çocuk sevmek ve evlâd okşamak gibi en latif bir zevki, ebeveynine temine medar olacaklarını.. ve herbir lezzetli şey’in Cennet’te bulunduğunu…”

Selma Hanımın mektubu, herşeye rağmen anacığı üzülmesin diye iyi hal bildiriminden ibaretti. Gözleri bir ara henüz tamamlanmamış, mektubun en üstünde yer alan, pembeye yakın tondaki mavi kalemin buruşuk kağıtta bıraktığı izlere ilişti. Yıl, devrin sonları, medeniyetler tarihinin tekamüldeki altın çağı da olsa üç binyıllar öncesinde yaşanan Firavun çağlarını andırıyordu. Mümin çocuklarına hayat hakkı tanımayan zihniyet, kendinden sonraki bütün devirlerde eksiltmeden zulmünü devam ettiriyordu.

Bahadır Aslan

Yükleniyor...

YORUMLAR






    0 YORUM