USD
5,3343
EURO
6,0986
ALTIN
209,5152

İktidar ve “sipariş fetvalar”la rakiplerin tasfiyesi!

İktidar nimetleri”nden beslenmeyen bütün düşünür ve gözlemciler…

İktidar ve “sipariş fetvalar”la rakiplerin tasfiyesi!
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

“İktidar nimetleri”nden beslenmeyen bütün düşünür ve gözlemciler, Türkiye’deki yönetimin, siyasi rakipleri üzerinde “ya havuç ya sopa” politikası uyguladığı; aynı yöntemi, kendine muhalif ve projeleri önünde engel olarak gördüğü tüm sivil ve dini grupların karalama ve tasfiyesinde de kullandığı konusunda hemfikir.

Mevcut iktidarın siyasi rakiplerini çeşitli entrikalarla tasfiye ederek veya satın alarak ya da bir şekilde kendi safına çekerek onlardan kurtulma konusunda bugüne kadar başarılı olduğu gözlemlenmektedir. Aynı yöntemi, Diyanet İşlerinden veya çıkar ilişkisi içinde olduğu politize olmuș İslami Cemaat liderlerinden “sipariş fetvalar”la sivil toplum örgütleri ve dini grupların karalanması ve gerekirse yok edilmesinde de kullandığı herkesin malumu.

“İktidara muhalif düşüncelerin hayat hakkı yok”

İktidarın gerek politik gerek sivil hayatın bütün alanlarını kontrol altına alma çabaları, sadece yurt içiyle sınırlı kalmayıp misyon yüklenmeye müsait veya buna teşne siyasal İslam temsilcilerinin bulunduğu dünyadaki her yere uzanmakta. Hususiyle politize olmuş cemaatleri veya saf, olaylardan bihaber ve ölçme- tartma kabiliyetinden yoksun din adamlarını, hedef tahtasına konulan grupların ve temsil ettikleri düşüncelerin tenkit, tadlil hatta tekfir edilmesinde araç olarak kullanmakta.

İktidar partisi, üst üste 3 parlamento seçimi kazanıp “devleti ele geçirdikten” sonra, yani 2011’den beri, siyasal İslamcı fabrika ayarlarına geri dönmeye ve tüm dünya Müslümanlarının liderliği veya halifeliği hayali kurmaya başlamıştır. İşte bu meş’um amacı gerçekleştirme yolunda, “kayıtsız şartsız mutlak biat ve itaat’i ve “devlete yamalanma”yı red edip “bağımsız” ve “sivil” kalma konusunda ısrar eden her düşünce ve modelin “kökünü kazımak” için elinden geleni ardına koymamakta. Şüphesiz Hocaefendi ve ilham kaynağı olduğu Hizmet hareketi, iktidarın yıpratmaya, karalamaya ve nihayetinde yok etmeye çalıştığı grupların en başında gelmektedir. İşin tuhaf tarafı, bu işi, ya bizzat maaşlarını kendisinin ödediği “iktidar” veya “saray alimleri” veyahut “ulufe”lerle donattığı sivil alim görüntüsündeki “sihirbazlar”ına yaptırıyor olması.

“Hocaefendi’nin eserlerine çamur atma çabaları”

Bundan dolayı zaman zaman içte ve dışta “alim” diye sunulan bazı şahsiyetler ortaya çıkıp, Hocaefendi’nin Kuran ve Sünnet ışığında telif ettiği eserlere çamur atmaya, tadlil, tahrif ve hurafelik ile suçlamaya yeltenmektedir. Halbuki bu eserler, başta Mısır Ezher Üniversitesine bağlı İslami Araştırmalar Kurulu olmak üzere İslam dünyasının en seçkin ve saygın ilmî kurum ve kuruluşlarının “onay”ından geçmiş. Ayrıca Hocaefendi, sadece Müslüman değil aynı zamanda dünyanın dört bir tarafındaki Müslüman olmayan düşünür ve araştırmacıların da üzerinde çalıştığı dünya çapında bir düşünce ve ilim adamıdır. Konu hakkında yazılan Arapça master ve doktora tezlerinin sadece ad ve unvanlarını bile burada yazmaya kalkacak olursak bu makalenin hacmini aşacaktır.

“Dine siyasi misyon”

İslamcı gelenekten gelen bir gazeteci yazarın da dediği gibi “İktidarın elinden dini alırsanız sudan çıkmış balık gibi kalır.. O zaman hiç bir şeyi kalmaz.. Ne hayat kalır ne felsefe ne sanat ne de ekonomi…”. Maalesef İktidar partisi, halkçı, muhafazakar ve demokrat parti olmaktan çıkıp, İslamcı, pragmatist, otoriter bir partiye dönüştüğü günden beri bütün İslami değer ve sembolleri, hatalı dahi olsa kendini savunmak için “kalkan”; haklı dahi olsalar rakiplerine saldırmak için “mızrak” gibi kullanıyor.

“Bugün tüm Müslümanları bekleyen en büyük tehlike, Türkiye’deki iktidarın İslam’ı ipoteğine alıp kendini onun yegane temsilcisi olarak lanse etmesidir” dersek mübalağa etmiş sayılmayız. Çünkü bu iktidar, kendisine yapılan en ufak bir eleştiri, düzeltme veya yönlendirmeye karşı İslam’ı saklanacağı ve korunacağı bir “kale” gibi kullanıyor; kendisinin sorgulanmasını İslam’ın sorgulanması ile eşit tutuyor ve bu şekilde herkesi susturuyor. Yanlışa açık kendi uygulamalarını, “meşruiyet kisvesi” giydirmek için Vahiy’in sıyaneti altındaki ebedi doğrular mecmuası İslam’ın gerekleriymiş gibi sunuyor. Tabii ki bu kadar pervasız davranan bir yönetimden “Yahu yaptığın bu iş, cahillere veya art niyetli kişilere senin hata ve yanlışlarını İslam’a mal etme gibi son derece büyük bir tehlikeye kapı açıyor” şeklindeki uyarılara kulak kabartmasını beklemek beyhude bir beklenti olacaktır.

“Politik çıkarların ardında nefes tüketme”

İslam gibi ebedi ve evrensel bir dinin kaderi, kainatın iftihar tablosuna bile bağlanmamış iken, fani ve zail bir şahıs, parti veya yönetime bağlamak, günümüz Müslümanlarının en büyük hastalık ve problemi olduğundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Nasıl oluyor da Müslümanlar “Ve Muhammed sadece bir Resul’dür. Ondan önce de resuller gelip geçmiştir. Şimdi o, öldü veya öldürüldü ise, siz topuklarınız üzerinde geriye mi döneceksiniz?” (Ali-i İmran: 144) ayetindeki ilahi ikazı unutur ve liderlerine taşımadıkları ve taşıyamayacakları vasıf ve misyonlar yüklerler anlamak mümkün değil!

Evrensel ortak insani değerler aleyhine de olsa politik çıkarlar elde etme hırsı, ne yazık ki politikacıları etraflarındaki maddi-manevi her şeyi kullanmaya elverişli bir “nesne” olarak görmeye itmekte. Bu tip politikacılar kendi amaçlarını gerçekleştirme yolunda en mukaddes şeyleri bile kurban edebilmektedir. Bunlar “düşman”sız yaşayamazlar, hatta fili düşmanları yoksa bile çarpık düzenlerini onlarla meşrulaştırmak için kendileri üretirler; çünkü bunlar, kendilerini ve başarısız politikalarını başkalarına pazarlayabilecek öz dinamiklere sahip değillerdir.

Muhammed Ubeydullah

Yükleniyor...

YORUMLAR






    0 YORUM