USD
5,3343
EURO
6,0986
ALTIN
209,5152

İNSANİ VE PEDAGOJİK DİLİ  KULLANMAK…

Peygamber Efendimizin (SAV)  hayatında,  pedagojinin  iletişim dilini mükemmel kullandığını görüyoruz…

İNSANİ VE PEDAGOJİK DİLİ  KULLANMAK…
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Peygamber Efendimizin (SAV)  hayatında,  pedagojinin  iletişim dilini mükemmel kullandığını görüyoruz. O’nu doğru anlamak ve yaşantısını  eğitimde tatbik edebilmek için hadiseler karşısında nasıl çözüm yolları ortaya koyduğunu araştırmak  gerekmektedir.

“Evrensel değerlerin”  tamamına yakını İslamın temel prensiplerine ve sünneti seniyyeye uygundur.  Pedagojik ve insani ilkeler; hayatın içinden uygulamalarla şekillenmiş, semavi dinlerin ufkundan tarih boyunca süzülerek, araştırmacıların tecrübeleriyle sistematiğe dönüşmüştür.

Birlikte Peygamber Efendimizin(SAV) hayatının   mükemmel kesitlerinden misaller verip buna karşılık günümüzdeki  menfi ve müsbet bazı icraatleri tahkik etmeye çalışalım:

Hayber Yahudilerinden Amir’in, Yesar adında Habeşli zenci bir kölesi vardı. Yesar, aslında dış görünüş yönünden çelimsiz, herkesin hor gördüğü, kısacası adamdan saymadığı biriydi. Peygamberimiz, Hayber’in kalelerinden birini kuşattığı sırada Yesar, bu yeni dinin neler söylediğini merak edip İslam ordusunun karargâhına gelmişti. Gönüller Sultanı’nın huzuruna varan Yesar, “Ey Muhammed! Sen insanlara neler söylüyor, onları nelere davet ediyorsun?” diye sordu. Peygamberimiz İslamiyeti anlatınca Yesar, söylenenlerin hepsini kabul edip Müslüman oldu. Lakin Yesar, insanların kendisine küçümser gözle baktıklarını bildiği için, Müslüman olunca Efendimiz’e biraz da çekinerek şu soruyu sormaktan kendini alamadı: “Ya Resûlullah! Ben insanların hor gördüğü siyah tenli, çirkin yüzlü, varlıksız bir kimseyim. Şu Yahudilerle çarpışır ve ölürsem yine cennete girebilir miyim?” Peygamberimiz “Evet” dediğinde, sanki dünyalar onun olmuştu. Hasılı Allah Resûlü, herkesin zavallı biri olarak baktığı köle Yesar’ı başından savmamış, ona istediği bilgiyi en güzel üslupla aktarmış, gerekli telkini yapmış ve hidayetine vesile olmuştu.

Peygamberimizin insanları kazanma yaklaşımından bir  örneği paylaştık buna karşılık günümüzde bir insanın nasıl dinden soğutulduğuna dair buruk bir kesiti sizlere aktaracağım.

Ahmet Altan ‘ın hayatından ibretlik bir tabloyu dikkatinize sunmak istiyorum, kendisi anlatıyor….

“BİZE BURALARA GELMEYİN DİYORLAR”

Dindarlarımızın, kendilerine “mülk” edindikleri, içeriye kimseyi sokmamak için sınırlarına büyük duvarlar ördükleri, teller çektikleri, en uzun minareler, en geniş kubbeler, en görünür camilerle korudukları bahçelerinde dolaşmaya pek vakit bulamadıklarını düşünüyorum.

Bizim gibilere de “buralara gelmeyin” diyorlar, “bu bahçelerde dolaşmayın”

“Sizin dinden bahsetmeye ne hakkınız var” diye azarlıyorlar bizi.

Allah’ın bahçelerini yasaklıyorlar bize. Niye bu kadar haşinsiniz?

Bizim de o bahçelerde arada bir dolaşmamızın kime zararı var?

“BU SORULARI SORMAYALIM DİYE Mİ O BAHÇELER BİZE YASAK”

Siz en büyük camilerin minarelerinin boyunu hesaplarken, bir seher vakti, küçük bir caminin şadırvanında oturup, serin suların şırıltısını dinleyerek sabah ezanını beklemenin huzurunu tatsak, dininize, dindarlığınıza mı saldırmış oluruz?

Allah’ın evine bir sabah misafirliğimizi de mi çok görüyorsunuz?

Saygıda hiç kusur etmeden size dinle, dindarlıkla ilgili sorular sormamızdan neden gocunuyorsunuz?

Bu soruları sormayalım diye mi o bahçeleri bize yasaklıyorsunuz?

Dini ve dindarlığı anlamaya çalışmamalı mıyız?

“BUNU BANA ÇOK MU GÖRECEKSİNİZ?”

Ama ben bir geceyarısı, ışıklarının çoğu sönmüş, kandil misali iki üç lambası yanan bir caminin içinde bağdaş kurup oturarak kendi “hiçliğimle” karşılaşmayı, kendimden dahi vazgeçerek o caminin “sahibine” sığınmayı, ne kubbede, ne minberde, ne duvardaki hatlarda, ne kalın gövdeli sütunlarda aradığım “bir soluğu”, bir “sonsuzluğu”, gözlerimi diktiğim solgun bir halının şekillerinde görüp hissetmeyi, bunun hazzına bir anlığına da olsa varmayı, bir lahzalığına beni yaratana karışıp kaybolmayı seviyorsam, bunu bana çok mu göreceksiniz?

 

“Bir dinsizin camide ne işi var” mı diyeceksiniz?

 

Demeyin.

 

Seherin serin şadırvanları, geceyarılarının ıssız ve loş camileri herkesin.

 

Bizi beş vakit oralara davet eden biri var.

 

Davet vaktinde gelmiyorsak da başka vakitlerde ziyaretimiz, “davet sahibiyle” aramızda bir mesele.

 

O, kapılarını kapatmak istediğinde kapatır, kapattığı da olmuştur, açmak istediğinde açar, o kapıların muhafızlığını siz yapmayın, haksızlık etmiş olursunuz.

 

Sizin, geceyarılarının kimsesiz camilerinden, sabahın serin sessizliğinden değil de “çok büyük”, “çok gösterişli” camilerden hoşlanmanızı sorguluyorsam, bunu kötülük olsun diye yapmıyorum.

 

Gerçekten anlamadığım için soruyorum.

 

Benim o huzuru, o muhteşem sonsuzluğu, zamansızlığı, o hiçliği, yok oluşu, bütün geçmişini ve geleceğini unutabilmeyi o küçücük camilerde bile bulabilmem dinsizliğimden mi? Dindar olsam o camilerde bulamaz mıydım aradığımı?

 

“BEN CAMİYE GİTTİĞİMDE..”

Ben camiye gittiğimde af dilemeye gitmiyorum, bir iyilik istemeye gitmiyorum, bir yardım için yalvarmıyorum, cennetine talip olmuyorum, cehenneminden sakınmıyorum; ben camiye gittiğimde “her şeye razı olmak” için gidiyorum, teslim olmak için gidiyorum, tek bir anlığına bile olsa o sonsuzluğa karışabilmek, o sonsuzluğun kokusunu duyabilmek için gidiyorum.

 

Yasak mı edeceksiniz bana oralara gitmeyi?

 

Bunlardan söz etmeyi yasak mı edeceksiniz?

 

Bırakın arada bir gideyim, bırakın arada bir anlatayım, bırakın arada bir o sonsuzluğa kendini adamış insanlar olarak “insanların acılarına nasıl bigâne kalabildiğinizi” sorayım.

 

“YABANCILIĞIMI VURMAYIN YÜZÜME”

Ben o bahçelerin muhafızı değilim, olmayacağım, o bahçelerde gezinmeyi seven biriyim yalnızca.

 

Bir yabancıyım.

 

Bir yabancıya bile yabancılığını hissettirmeyen âlicenaplığın misafiriyim.

 

Yabancılığımı o kadar da vurmayın yüzüme.

 

Kimseyi “yabancı” görmeyen bir kudretin kulusunuz neticede, bırakın “yabancı” olduğumu ben söyleyeyim, siz bana “ev halkından biri” gibi davranma yüceliğini gösterin, bir camide bulduğumu sizde de aradığım için kızmayın bana, bulduğumdan çok hoşnut olduğum için arıyorum onu, her yerde aradığım için sizde de arıyorum.

Resulullah  Efendimizin(SAV)   pedagojik üslubundan bir diğeri de; hemen sinirlenmemesi, sabrı, yumuşaklığı ve hoşgörüsüdür:

Yahudi bilginlerinden birisi, “Onun Tevrat’ta, övülen sıfatlarından, kendisinde görmediğim, denemediğim, hilm sıfatından başka hiçbirisi kalmamıştı” diyerek, bunu da denemek ister ve sonrasını şöyle anlatır.

 

“Ben kendisini alış veriş sonunda belli bir vade ile otuz dinar borçlandırmış, borcun tahsiline bir gün kala gidip, ‘Ya Muhammed, hakkımı öde. Zaten siz Abdülmuttalip oğullarının âdeti borçlarını zamanında ödemeyip, uzatıp durmaktır’ dedim.

 

“Bunun üzerine Ömer bana, ‘Ey pis Yahudi, vallahi, Resulullahın evinde olmasaydın, gözünü patlatırdım’ dedi.

 

“Resulullah (a.s.m) Ömer’e, Ey Hafs’ın babası, Allah seni bağışlasın. Biz senden, başka türlü bir davranış beklerdik. Bana, onun bende olan hakkını güzellikle ödememi söyleyecektin; ona da, alacağını tahsil ederken yardımcı olacaktın ve daha nazik davranmasını söyleyecektin’ buyurdu.

 

“Benim Resulullaha karşı cahilce, kaba ve sert davranışım, Resulullahın yumuşaklığını arttırmaktan başka bir şey yapmadı.

 

“Bana, ‘Ey Yahudi, sana borcumu yarın sabah ödeyeceğim’ buyurduktan sonra Ömer’e, ‘Ey Hafs’ın babası, onu yarın sabahleyin istediği hurma bahçesine götür, beğenirse kendisine şu kadar ver. Verirken de sana şu kadar fazla veriyorum de. Eğer bu bahçedekine razı olmazsa, falan bahçeden şu kadar ver’ buyurdu.

 

“Ertesi gün Ömer beni hurmasını beğendiğim bahçeye götürdü. Oradan Resulullahın dediği kadar hurma verdi. Emrettiği fazlalığı da ekledi.”

 

Yahudi, Peygamberimizdeki alacağını bu şekilde tahsil ettikten sonra kelime-i şehadet getirir ve Müslüman olur. Niçin Müslüman olduğunu da Hz. Ömer’e şöyle açıklar:

 

“Ey Ömer, biliyor musun, Resulullaha niçin böyle davrandım? Çünkü Resulullahın Tevrat’ta yazılı bulunan bütün özelliklerini ve ahlâkını bütünüyle onun üzerinde gördüm. Görmediğim sadece hilmi ve yumuşaklığı kalmıştı. Bugün de hilmini denedim, onu da aynen Tevrat’ta yazılı olduğu şekliyle buldum. Sen şahit ol, şu hurmayı ve servetimin yarısını fakir Müslümanlara bağışlıyorum.”

 

Daha sonra bu Yahudi ailesinden yaşlı bir adamın dışında herkes Müslüman oldu. Peygamberimizin sabrını ve yumuşaklığım sadece bir hadisede göstermesi dahi pek çok insanın iman etmesine sebep olmuştu.

 

Asrımızda da Efendimizin pedagojik ve insani inceliğini hayatlarına hayat kılan Hak dostları vardır elhamdulillah. İşte Hocaefendi ile Cem Karaca arasındaki tatlı ve vefalı dialog örneğinin bir gazetede ifade edilmesi:

“Cem Karaca ile Fethullah Gülen 1994’te Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın kuruluşu nedeniyle düzenlenen toplantıda tanışırlar. Karaca, ilk defa bu tür bir ortama gelmektedir. “Nasıl olsa beni tanıyan olmaz” diyerek toplantıya erken gider, lobide bekler. Kalabalık bir grupla gelen Gülen’in ilk gördüğü kişi Karaca’dır. Karaca’ya yürür, “Aziz dostumuz buradaymış” der. Karaca, ilk defa karşılaştığı Gülen’in içtenliğinden şaşkındır. Kucaklaşır, konuşurken göz göze gelirler. O dönemde dışlanmışlığın acısını iliklerine kadar hisseden Karaca bu samimi kucaklamadan oldukça etkilenmiştir…

Gülen ile Karaca arasında dostluk zamanla pekişir. Gülen ABD’ye gidince yüz yüze görüşmeler yerini telefon konuşmalarına ve mektuplaşmaya bırakır.

Gülen, Karaca’ya “Sufizm” adlı kitabını gönderir. Karaca da, “Sevgi ve içtenlik dolu mesajınızı aldım, bağrıma bastım, sağ olun, var olun. Bendeniz hasbelkader Robert Kolejli olduğum için Sufizm kitabınızı mutluluk ve yükselerek okuyacağım” der. Karaca, kitabı okuduktan sonra “Sayın” diye hitap ettiği Gülen’e “Hocaefendi” der.

Gülen de, Karaca’nın kendisine gönderdiği CD’ye şu sözlerle karşılık verir: “Âşık Behani’nin mısralarında ifade edildiği gibi; ‘Yolumuz gurbete düştü / Hazin hazin ağlar gönül / Araya hasretlik düştü / Dertli dertli ağlar gönül’ diyerek gurbet ve hasreti acı acı yudumladığımız şu günlerde sevgili vatanımın bahar çiçeklerinden kabul ettiğim CD’nizi aldım.”

 

Karaca:

 

“Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi! Yücelerin en yücesi Allah size uzun ve sağlıklı bir ömür sunsun. Sunsun ki, bizler de zat-ı alinizden müstefid (faydalanan) olalım. İstirhamım odur ki; siz, size çok ama çok iyi bakın. Zira size ihtiyacımız var. Hem bir ‘cem’ olarak, hem de Hakk’ta cem olmayı bilenler olarak.”

İnsani incelik ve nezaketle,  insanları kucaklama, gönül diliyle kalpleri kazanma gayreti Peygamber Efendimizin (SAV)  seçkin yoludur…

  “Sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak imanla coşan bir kalbin en mümeyyiz vasfıdır, herkesten nefret ise ya gönlü şeytana kaptırmıştık ya da bir cinnet eseridir.”

Ümit ULUDAĞ

Yükleniyor...

YORUMLAR






    0 YORUM