USD
5,3532
EURO
6,1009
ALTIN
222,3283

SÜREÇ YAZILARI AYAK SESLERİ-11 (ULEMÂU’S-SÛ’)

Yüzlerce yıldır pekçok ehl-i ilim, gördüğü bazı ahval, kıyamet alametleri arasında…

SÜREÇ YAZILARI AYAK SESLERİ-11 (ULEMÂU’S-SÛ’)
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Yüzlerce yıldır pekçok ehl-i ilim, gördüğü bazı ahval, kıyamet alametleri arasında sayılanlardandır diyerek yaşadığı dönemi ahir zaman zannetmiş ve öyle tavsif etmiştir:


İşidün ey ulular, âhir zemân olusar


Sağ müslüman seyrekdür, ol da gümân olusar

Danışman okur tutmaz, derviş yolun gözetmez


Bu halk öğüt işitmez, ne sarp emân olısar

Gitti beyler mürveti, binmişler birer atı


Yedüğü yoksul eti, içtiği kân olısar…


Koca Yunus Emre’nin de yedi yüz sene öncesini ahir zaman oldu diye nitelemesi bundandır. Lakin “Ahir zamandır ey dîdem / Bozuldu âlem dem-be-dem” diyen Alvar İmamı, bu hususta daha bir isabet etmiş gibidir. Zira alametler kıyametin ayak sesleriymişçecine birer birer duyulsa da onların böylesine bir arada görüldüğü ikinci bir devir gelmiş midir? Heyhat, ne mümkün!..


Alametler denince akla ilk gelenler sıla-i rahmin kesilmesi, faizin tozunun dört bir yana bulaşması, cemaati olmayan süslü mescitlerin inşası, kalemin çoğalması /müelliflerin artması, deve çobanlarının koca binalar inşa etmesi; bazı rivayetlere göre Mescid-i Nebevî’den Uhud’un görülemez hale gelmesi, Mekke-Medine arasının yeşillenmesi vesâire sayılabilir…


Bunlardan biri de şüphesiz ki ehl-i ilmin, ilmin itibarını temsil keyfiyetini kaybetmesi; makam ve mansıbın hakikatlerden daha kıymetli addedilir olmasıdır. Bediüzzaman ve emsalinin bunlar hakkında kullandığı “ulemâu’s-sû” tâbirini bir zamanlar sadece bidat cereyanlarına taraftar olanlar ve ehl- imana karşı bidatkârların yanında bulunanlar şeklinde anlardım. Demek ki bu menfî sıfat umûmî mânâda ehl-i ilme yakışmayan her türlü mezelleti şâmil imiş. Onların menfaat icabı büyüklerin(!) kapısında el bağlamaları sadedinde şair ne güzel buyurmuş:


Misâli sa’lebe (tilkiye) benzer ulemâu’s-sû’nun


Lâşeden hissse içün aslana eyvallah eder


Meselenin günümüze bakan yönü ise birilerinin, kendilerini haklı gösterme adına yanlarına itibar edilen bazı ehl-i ilmi ve alim geçinenleri de alarak halkın nazarında onların nüfuzlarından istifade etmeleri. Timur hangi amaca hizmet ettiği belli olmayan, ecdadından tevarüs ettiği hareket tarzının bir su yıkanmışı ile seferlere çıkarken Seyyid Şerif Cürcânî ve Sa’d-ı Taftazânî gibi dev sîmâları da yanına almıştı. Almıştı ki filleriyle düşmana korku salarken mü’minler arasında da alimlerin nüfuzu ile itibar kazansın.
Yezid, zulüm devrini başlatma adına ikbal(!) basamaklarını çıkarken ehl-i Medine’yi kılıçtan geçirmeden önce şehirdeki bazı ilim ve itibar sahiplerini yanına çekmiş, siyaseten elde ettiği taraftar kitle sayesinde gerçek yüzü ve işin vehameti geç anlaşılabilmişti. Anlaşıldığında da iş işten geçmiş, şehirde neredeyse madden-mânen taş taş üstünde kalmamıştı.


Bu süreçte de gazete ve dergiler tarandığında adları kolayca serrişte edilebilcek zevât-ı kirâm, birilerinin değirmenine su taşınması adına ustaca kullanıldılar. Kimi dindarlar, bunların istinbat ve fetvalarına istinat ederek ya masum insanlara buğzettiler ya da edindikleri adâvet hislerini fiiliyata dökerek şenaate temayül ettiler.


Ufku daralıp saray ve taht davasına düşenleri halife ilan eden biri kalkıp onu beşte birlik gelirin vârisi ilan etti. Ulu’l-emre itaat boyutu ise öylesine nazarlara sunuldu ki sanki ilk defa nazil olan bir vahiy gibi dindarlar arasında makes buldu. Senelerce “Böylelerine itat edilmez!” diyenler bostan artığı bir keleği dört başı mamur zannedip “Ahan da bulduk! Uyulursa böylesine uyulur!” diyerek uymayanları da bir tekfir etmedikleri kaldı.
Ehl-i hizmetin başucu kitaplarında rüyalara dair ölçüler ayet ve hadislere göre son derece açık şekilde anlatıldığı halde bunları göz ardı edip sathî nazarlarla “Bunlar rüya ile amel ediyorlar.” dediler.


Hocaefendi’nin ilmî müktesebâtını bilip bilmeden cahil, sahte … vesaire tezviratı dillendirdiler ya da dillendirenler karşısında sessiz kaldılar. Reis Bey Hocaefendi’ye “sahte peygamber” diyerek en başta Efendimiz’e(sav) ve onun aşığı olan bir zâta hakaret etmekle kalmadı; ülkede estirdiği terör havası ile, sözlerinin yanlışlığını yüzüne haykıramayan ulemayı da dilsiz şeytanlığa teşvik etti. Suskun dinleyiciler arasında, o meş’um toplantıdan kısa süre önce bir ülkede hizmet kurumlarını ziyaret eden ve bu ziyaretler esnasında Hocaefendi’yi bizzat arayıp arz-ı muhabbet edeni de vardı. Sustular, zira susmakta maslahat gördüler.


“Kırk katır mı kırk satır mı?” acımasızlığından “Malları da karıları-kızları da helaldir!” densizliğine yükselen merdivenin basamaklarını da ehl-i ilme döşettiler ki bunların bir kısmının sarıkları, hadisteki “Horasan taylasanlıları”nı akla getirdi.
Bir de müteşeyyihler(şeyh geçinenler) türedi ki sorma gitsin. Gavs enflasyonunda böyle zamane şeyhlerinin tasarruf dairesinden halas bulamayan bizlere de çekmek düştü tabi ki…


Bunlardan kimisi “muhavele” yi mulâ’ane cânibinden okuyup hadisi, siyeri, selef-i sâlihînin menâkıbını yok farz etti. Zalimin ayağı boynundayken Allah’a sığınmanın ifadesi olan bir işi “kocakarı bedduası” mesâbesine düşürdü. “Beddua kötü şeydir, beddua edilmez…” gibi tembihlerle internetteki kendi videolarını bile yalanladı.


Senenin birinde Çamlıca taraflarında bir eve, Hoacefendi’nin bir talebesi misafir olur. Ev sahibi kendisini önceden uyarmıştır. Misafirler arasında hocanıza menfi nazarla bakan bir başka hoca var, demiştir. Cemiyet kurulur, sohbet edilir. Aksilik bu ya, biri o zâta Hocaefendi hakkında bir sual tevcih eder. Adam der ki “İlmi yoktur, vaazdan önce bir şeyler ezberler, çıkar konuşur.” Bu işe çok bozulan talebesi, ev sahibinin oğlundan çay ister. “Çayım koyu olsun; zira sohbetimiz de koyu olacak!” der ve adama sorar. Muhterem Hocam bana üç hadis-i şerifi senetleriyle okur musunuz? Adam afallar, “Bu ne demek?” der. Sual tekrarlanır, adam ezilip büzülür. Ben kendimi o sahada yetiştirmedim, der.

Adamın halinden kof olduğu bellidir de maksat adamı ezmek değil, cahillikle itham edilen bir alimi meclis önünde aklamaktır. “Ben sana tefsir de sorsam yine aynı cevabı verirsin, fıkıhtan sorsam hâkezâ… Bak, ben o zâtın çömeziyim. İstediğin sahada cemaat önünde seninle münazaraya hazırım. Senin cahillikle itham ettiğin zât var ya, en az yüz bin hadisi senediyle ezbere bilir…” diyerek adamcağızı susturur. Yapacak bir şeyi olmayan ve on dakika önce insanlar arasında ehl-i ilim zannedilen herif bozulur, müsade isteyip ayrılır.


Böyle cahillerin kullanılmasını, afkurmalarını anlasak da gerek hadiste gerek fıkıhta gerekse tasavvufta behredâr olan ehl-i ilmin iftira ve hakaretleri yenir-yutulur cinsten değildi bu süreçte. Ve bu fecaat, ayak seslerinin altı en dolu olanlarındandı.


Ruhun şad olsun İzzet Molla, alimlere dalkavukluğun yakışmadığını anlatma sadedinde ne güzel demişsin:


Meşhurdur ki âlem fısk ile olmaz harâb


Eyler anı müdâhane-i âlimân harâb


Kerem UMAR

YORUMLAR






    0 YORUM