USD
EURO
ALTIN

İÇ DÜNYAMIZDA KURDUĞUMUZ MAHKEMELER…

Hüsn ü zan edip, yanılmak asgari bir kabul ise, isabet etmek “nurun ala nurdur…” Su i zan edip isabet etmenin acı neticesi ise kişiye de muhataba da bir şeyler kazandırmaz, iki tarafa da maddi ve manevi zararlar verebilir…

İÇ DÜNYAMIZDA KURDUĞUMUZ MAHKEMELER…
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Biz insanoğlu; sürekli çevremizdeki kişilerle ilgili değerlendirmeler yapar, menfi ya da müspet hükümler ortaya koyarız… Ruh dünyamızdaki bu mahkemelerin hakimi ve savcısı bizler oluruz ama sanık olarak hayalen karşımıza oturttuğumuz kişilere, bir avukatı bile çok görürüz… Bazen yargıladığımız bir dostumuz dahi olabilir; onu iç muhasebe platformumuza alır, bize göre suçlarını ve kusurlarını düşünür, “İşte böyle bu arkadaş!” der ve kararımızı veririz… Karakter tahlilleri yapar, tek taraflı sonuçlar ortaya koyarız…

Bu hayali mahkememiz o kadar acımasızdır ki, muhatabımızın avukatı olmadığı gibi, yargılandığından haberi bile yoktur… Oysa bir çok insanın şu anda yargılandığı ve haklı olarak zalimane bulduğu bazı reel mahkemelerde bile, kişilere sözde bir avukat verilmekte ve bir şekilde yargılandıklarından haberdar edilmektedirler…

Çoğu zaman da iç dünyamızdaki bu karar ve hükümleri “kimseyle paylaşmamanın yalancı tesellisine” kapılır da kalbimizi ferah(!) tutarız; “Evet bu arkadaş hakkında bazı olumsuz şeyler düşündüm ama hiç kimseyle paylaşmadım veya sadece istişare ortamında dile getirdim…” diye düşünürüz. Gerçekten böylesine “su- i zan çizgisindeki” bir yaklaşımın Allah katında bir hesabı ya da kul hakkı tarafı var mıdır, ne dersiniz dostlar?

İç dünyamızdaki bu yargılama sürecinde ortaya çıkan kararların ne kadarı isabetli ve hakperest neticelerdir hiç düşündünüz mü? İnsanlarla ilgili aldığımız bu “mahkeme kararlarına” tabiri diğerle “zanlar” hüküm ve dosyaları da diyebiliriz. Maalesef iç dünyamızdaki hükümlerin ekseriyeti “hüsn- ü zan tercihleri” değil de daha çok “su-i zan kanaatleri” şeklinde karşımıza çıkmaktadır…

O zaman “zan” kavramı üzerinde biraz duralım isterseniz…. Bu kelime; sanma, farz etme, tahmin etme ya da “muhtemeli muhakkak zannetmek” manalarına gelir. Zan, kat’iyet ve yakiniyeti ifade etmez. Su-i zan ve hüsn-ü zan olarak iki türlü zan vardır. Hüsn-ü zan, iyiye de kötüye de yorumlanabilecek bir işi, güzel yönünden bakarak iyiye yormaktır. Su-i zan ise aynı işi kötüye yormaktır. Başka bir tabirle su-i zan, insanın kötü bir fiil ya da iş yaptığını zannetmek, ihtimal vermek ya da düşünmek manalarına gelir.

Hocaefendi; “Su-i zan edip isabet edeceğime, hüsn-ü zan edip yanılmayı tercih ederim.” veciz ifadesiyle, aslında sağlam bir hayat düsturunu önümüze koymuştur. Hüsn ü zan edip yanılmak asgari bir kabul ise, isabet etmek “nurun ala nurdur…” Su i zan edip isabet etmenin acı neticesi ise kişiye de muhataba da bir şeyler kazandırmaz, iki tarafa da maddi ve manevi zararlar verebilir… Hele bir de kötü zannımızın aslı astarı yoksa madden ve manen vay halimize!..

Rabbimiz “Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır.” buyurmaktadır. Âyette yasaklanan zannın bir kısmı, mü’mine karşı su-i zanda bulunmaktır ki bu hal haramdır.

Âyette, su-i zannın haram olduğunu öncelikli söylenilmesindeki hikmet şudur: Su-i zanla başlayan menfi yaklaşım başka günahları doğurur. Su-i zan eden, aslında “bilinç altında” su-i zan ettiği kişinin o fiili yapmasını arzu edebilir. Bu menfi duygu, ayrı bir günah olan “tecessüse” kapı açar ve ardından bu zannını başkalarına anlatma noktasına gelirse; “Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun; eğer yoksa bir de iftirada bulundun” hadis-i Şerif’inin muhatabı olunabilir. Bu durumda “su i zan” günahı zamanla; “gıybet” ve “katmerli” bir günah olan iftiraya kadar gitmiş olur. Sonuç olarak diyebiliriz ki; su-i zan bu yönüyle birçok büyük günahın şiddetli tetikleyicisidir…

Efendimiz (asm); “Zandan sakının. Çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır.” ve “Su-i zan etmeyiniz! Su-i zan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayınız, kusurlarını görmeyiniz, münakaşa, hased ve düşmanlık etmeyiniz, birbirinizi çekiştirmeyiniz, kardeş gibi birbirinizi seviniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, yardım eder. Onu kendinden aşağı görmez.” ifadeleriyle insanları şiddetle uyarmıştır.

Üstadımız da; “İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i zan sâikasıyla başkalarına teşmil etmesin. Ve başkalarının bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın [geçmiş büyük zâtların] hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır.”

İfadeleriyle su i zan hastalığının daha derin facialara da kapı açtığını ifade etmiştir…

Ruh dünyamızdaki “su-i zan yargılamaları”; zalimane, kul hakkı ve gayretullah veballi davranışlarımızdır maalesef…

Ümit ULUDAĞ

YORUMLAR






    0 YORUM