USD
5,2814
EURO
5,9676
ALTIN
224,3274

Mizacı bozulmuş çocuk gibi….

Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyetin mizacıdır, râbıtasıdır

Mizacı bozulmuş çocuk gibi….
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

Ehl-i adavet, mizacı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister; bir şey arıyor ki, onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz bir şey, ağlamasına bahane olur. Hem insansız, bedbin bir adama benzer ki, su-i zan mümkün oldukça hüsn-i zan etmez. Bir seyyie on haseneyi örter. Böyle birşeyi ise, SİL MÎ SECİYE olan İNSAF ve HÜSN-İ ZAN reddeder

SAFVET SENİH- SAMANYOLUHABER.COM

Üstad Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Husûmet ve adavetin vakti bitti. İki harb-i umumî (Birinci ve İkinci Dünya Savaşları) düşmanlığın ne kadar fena ve tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezâhür etti. Öyleyse düşmanlarımızın kötülükleri –tecâvüz olmamak şartıyla – düşmanlığınızı celbetmesin. Onlara Cehennem ve İlâhî azap yeter…”

Onun için “Uhuvvet Risalesi”nde husumet ve adavetin; hakikat, hikmet, insaniyet-i kübra olan İslamiyet, şahsî hayat, ictimaî hayat ve mânevî hayat nazarında çirkin, muzır ve zulüm olduğunu hatta bütün insanlık dünyası için bir zehirden ibaret olduğunu ifade ediyor.

Düşmanlığın hakikat nazarında zulüm olduğunu Hz. Üstad şöyle izah ediyor: “Nasıl ki sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum ile bir cânî var. O gemiyi batırmaya ve o haneyi yakmaya çalışan bir adamın, ne derece zulmettiğini bilirsin ve zâlimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hatta bir tek masum dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir adalet kanunu ile batırılamaz. Aynen öyle de: Sen Rabbanî bir hâne ve İlâhî bir gemi hükmünde olan bir müminin vücudunda İMAN, İSLAMİYET ve KOMŞULUK gibi dokuz değil, belki yirmi mâsum sıfat varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cânî sıfat yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla, o manevî vücut hânesinin mânen batmasına ve yakılıp tahrip edilmesine teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi alçak ve gaddar bir zulümdür.”

“Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyetin mizacıdır, râbıtasıdır. Ehl-i adavet, mizacı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister; bir şey arıyor ki, onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz bir şey, ağlamasına bahane olur. Hem insansız, bedbin bir adama benzer ki, su-i zan mümkün oldukça hüsn-i zan etmez. Bir seyyie on haseneyi örter. Böyle birşeyi ise, İSL MÎ SECİYE olan İNSAF ve HÜSN-İ ZAN reddeder.”

“Cenab-ı Hak kerem, merhamet ve adâletinin kemâlinden dolayı iyilik içinde acele bir MÜK FAT ve fenalıklar içinde de acele bir CEZA yerleştirmiştir. Hasenat içinde âhiretin sevabını andıracak mânevî lezzetler, seyyiât içinde, âhiretin azabını hissettirecek mânevî cezalar yerleştirmiştir.
“Mesela, müminler arasında husumet ve adâvet bir seyyiedir, bir kötülüktür. O kötülüğün içinde, kalb ve ruhu sıkıntılarla boğacak VİCD NÎ BİR AZABI, âlicenap ruhlara hissettirir. Ben kendim, belki yüz defadan fazla tecrübe etmişim ki, bir mümin kardeşe adâvetim vaktinde, o adavetten öyle bir azap çekiyordum; şüphe bırakmıyordu ki, bu kötülüğüme acele bir cezadır, çektiriliyor.

“Mesela, hürmete lâyık zâtlara HÜRMET ve merhamete lâyık olanlara MERHAMET ve HİZMET, bir hasenedir, bir iyiliktir. Bu iyilikte âhiret sevabını hissettirmek derecede öyle bir ZEVK ve LEZZET vardır ki, hayatını fedâ etmek derecesine o hürmeti, o merhameti ileri götürür. Validenin çocuğa merhametindeki şefkat vasıtasıyla kazandığı zevk ve mükâfat için hayatını o merhamet yolunda feda eder dereceye gider. Yavrusunu kurtarmak için arslana saldıran tavuk, hayvanat milletinde bu hakikate bir misaldir. Demek, merhamet ve hürmette acele bir mükâfat var; âlîcenap ve yüce himmet sahibi insanlar onları hisseder ki, kahramanca bir vaziyet alıyorlar.

“Hem, mesela HIRS ve İSRAFTA öyle bir ceza var ki, şekvâli, meraklı, mânevî ve kalbî bir ceza insanı sersem eder. HASET ve KISKANÇLIKTA öyle acele bir ceza var ki, haset ve haset edeni yakar. Hem TEVEKKÜL ve KANAAT’te öyle bir mükâfat var ki, o lezzetli acele sevap, fakirlik ve muhtaçlığın belâsını ve elemini giderir.

“Hem, mesela GURUR ve KİBİR’de öyle bir ağır yük var ki, mağrur adam herkesten hürmet ister ve istemek sebebiyle istiskal (ağır gelme, hoşnutsuzluk) gördüğünden, daima azap çeker. Evet hürmet verilir, istenilmez. Hem, mesela, tevâzuda ve enâniyeti terketmekte öyle lezzetli bir mükâfat var ki, ağır bir yükten ve kendini soğuk beğendirmekten kurtarır.

“Hem, meselâ, su-i zan ve su-i tevil (kötüye yorumlama) de, bu dünyada acele bir ceza var. ‘Men dakka, dukka’ (Başkasının kapısını çalanın, kapısını çalarlar. Yani ne yaparsan onu bulursun) kaidesiyle su-i zan eden, su-i zanna mâruz olur. Mümin kardeşinin hareketlerini su-i tevil edenlerin (kötüye yoranların) hareketleri, yakın bir zamanda su-i tevile uğrar, cezasını çeker.

“İşte bunlar gibi güzel veya kötü ahlâklar bu ölçüye göre ölçülmeli. Ben Allah’ın rahmetinden ümit ederim ki, Risale-i Nur’dan bu zamanda tezâhür eden Kur’anî mucizeliğini zevk eden zâtlar, bu mânevî zevkleri hissederler, kötü ahlâka mübtelâ olmayacaklar inşaallah…”

Bizler bu ölçüler içinde hareket etmeye mecburuz. Kinlerini din kabul edenler, mizacı bozulmuş çocuğa benzeyenler ne yaparsa yapsınlar, eğer biz bu Kur’anî prensiplere sımsıkı sarılıp dimdik durur ve gerçek bir direniş sağlarsak inşaallah dünyada herkese örnek olacak bir güzellik sergilemiş oluruz… Cenab-ı Hak bizler son nefesimize kadar Kitaba, Sünnete bağlı ve sâdık kalmaya muvaffak eylesin ve bizleri sâlihler ve sâdıklar zümresine ilhak buyursun. Amin

YORUMLAR






    0 YORUM