USD
5,4714
EURO
6,2094
ALTIN
229,2841

“UHUD” PENCERESİNDEN GÜNÜMÜZE BİR BAKIŞ…

“Uhud”  zor dönemlerdeki  “doğru duruşumuzu belirleme” adına ibretlerle dolu…

“UHUD” PENCERESİNDEN GÜNÜMÜZE BİR BAKIŞ…
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

“Uhud”  zor dönemlerdeki  “doğru duruşumuzu belirleme” adına ibretlerle dolu, emsalsiz bir rehberdir…

Uhud’u doğru değerlendirmek, iyi bir tahlille Efendimizin(sav) yol haritasını anlamaya çalışmak ve yaşadığımız ağır imtihanlar karşısındaki yaklaşımlarımızı bu ufukla kritize etmek zaruri bir ihtiyaçtır.

Gelin dostlar; İslam tarihindeki ibretlerle dolu  bu dönemi anlamaya gayret edelim, ortaya çıkacak elmas değerindeki ölçüleri de hayatımıza tatbik etmeye çalışalım:

Uhud; Efendimiz(sav) ve sahabelerin karar verdiği veya tercih ettiği bir savaş değildir.  Müşriklerin müslümanlardan Bedir’in intikamını alma kararının neticesidir.  Münafıklar  ve onlardan geçici etkilenen müslümanlar hariç hiçbir sahabe; “ Bizler yanlış yaptık, Bedir’de zafer kazanıp müşrikleri yenilgiye uğratmasaydık, onlarla bir şekilde anlaşmanın yollarını arasaydık Uhud’daki bu mağlubiyet başımıza gelmeyecekti. Peygamber(sav) ve kararları verenlerin yüzünden başımıza bunlar geldi.”  yorumunu ve yaklaşımını ortaya koymamışlardır.

Münafıklardan etkilenen bir takım müslümanlar Uhud’u anlamakta zorlanmış ama Efendimizin(sav) lal ü güher ikazlarıyla ve gelen ayetlerle kısa sürede şeytanı, müşrikleri ve münafıkları sevindiren yanlış yorumlarından vazgeçmişlerdi… İşte  Uhud’un en kritik anında  yollarını ayıranlar ve haksız bir şekilde Efendimizin(sav) tercihini eleştirenler:

Ordular karşı karşıya gelmişti ve harp nizamıyla meşgul oluyorlardı.

 

Son ana kadar sinsice bekleyip   müşriklerin sözde ezici gücünü farkeden Abdullah b. Übey b. Selül, ortaya atıldı ve, “Muhammed rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi, benim sözümü dinlemedi! Ey ahali! Bir türlü anlayamıyorum:

şuracıkta biz ne diye canımızı vereceğiz?”  diyerek Efendimizin(sav) kararının yanlış olduğu ve bunun sonunda boş yere zarara girileceği konusunda ikna ettiği 300 kadar askerle geri döndü.

 

Münafıkların  ve onlara kananların ayrılmasıyla, İslâm Ordusu 700 kişiden ibaret kaldı. Münafıklar son anda yaptıkları hainlikle   Müslüman ordusunu, Kureyş Ordusunun karşısında sayısal olarak dörtte bire kadar  düşürdüler ; moral ve motivasyonlarını bozmaya çalıştılar…

 

Abdullah b. Übey, münafıklardan 300 kişiyle İslâm Ordusundan ayrılmakla kalmadı; şâir Müslümanları da  etkilemeye  çalıştı. Onun bu halini gören Hazreç Kabilesine mensup Selime Oğulları ve Evs Kabilesine ait Harise Oğullarından da geri dönmek isteyenler oldu. Allah’ın lütfü onları bu yanlış kararlarından döndürdü. Çok üzgün olan Efendimiz, Rabbimizden gelen şu ayet i kerimeyi müminlere bildirdi,

 

“O zaman içinizden iki birlik za’f göstermek istemişti. Hâlbuki, onların yardımcısı Allah’tı (Allah, rahmetiyle, onlardan bu gevşekliği giderdi). Mü’minler, ancak Allah’a güvenip dayanmalıdır.” (Âl-i İmrân, 122.)

 

Münafıkların,  İslâm Ordusunu terkederek Medine’ye geri dönmelerinden sonra ise şu âyetler nazil oldu;

 

“İki ordu karşılaştığı gün size gelen musibet Allah’ın emriyle geldi. Bu, Allah’ın mü’minleri ayırt etmesi, münafık olanları da açığa vurması içindi. Onlara, ‘Geliniz, Allah yolunda muharebe edin yahut (hiç olmazsa düşmanın kendinize ve ailenize saldırmasını) önleyin.’ denildi de, ‘Biz muharebe etmeyi bilseydik elbette arkanızdan gelirdik!’ dediler. Onlar, o gün î-mandan ziyade küfre yakındılar. Ağızlarıyla, kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Onlar ne gizlerse, Allah çok iyi bilendir!’ (ÂI-İ Imrân, 166-167.)

Bu süreçte üç grup dikkatimizi çekiyor; Efendimizi asla yalnız bırakmayan müminler, en kritik anda müminleri terk eden münafıklar ve mütereddit müslümanlar… Yapılan taktik ve teknik hususların kritize edilerek istikbale ait dersler alınması adına fikirlerini istişare  meclislerinde  Efendimize(sav) uygun bir şekilde ifade eden müminler, alınan karara ve sonuçlarına katlandılar, asla uygun olmayan zeminlerde güft ü gûya girmediler…

 

Diğer yandan Uhud, Efendimizin kendisine rağmen genç müslümanların fikirlerini tercih ettiği, savaş teknik ve taktiği gibi  dünya işlerine ait  meselelerde istişaredeki ağırlıklı görüşü esas aldığının ibretli bir misalidir… Sebebler tahtında savaş, müslümanların lehinde bitmek üzereyken, Ayneyn tepesine bizzat  Efendimiz tarafından konuşlandırılan okçuların mevkilerini terketmeleriyle zahiren acı bir mağlubiyete dönüşmüştür. Dikkat edilirse sebepler tahtında 50 okçu vazifesini ihmal etmese savaş müslümanların lehine sonuçlanabilirdi ve istişarede isabet edildiği için iki sevap alınırdı; isabet olmadığı için de tek sevap kazanılmış oldu. Bir başka Hikmet tarafı da Hz Halid gibi geleceğin sahabelerini, Rabbimiz Uhud’daki  müminlere galip getirerek istikbaldeki muvaffakiyetlerinin önünü açmış oldu.

Peki Uhud sonrasında Efendimizin ve müminlerin  meseleye yaklaşımı nasıl olmuştur birlikte anlamaya çalışalım:

Sahabe efendilerimiz kısmen sarsılsa da gelen zahiri  mağlubiyeti  istişare ortamları dışında asla kritize etmemişler, müminlerin isimlerini menfi manada asla zikretmemişlerdir veya sahabeleri isimlerini vermeden ima bile etmemişlerdir. Uhud dönüşü Efendimizin(sav) ve sahabelerin meseleye yaklaşımlarını ve davranışlarını hikmetleriyle anlamaya çalışalım:

Şehit sahabeler defnedildikten sonra, Peygamber Efendimiz(sav), müminlerle birlikte Medine’ye dönmek üzere harekete geçti. Harre mevkiine geldiğinde, ordusunu durdurarak  Rabbimize şu duayı  yaptı:

 

“Allahım! Hamd ve senâ ancak sanadır.

 

“Allahım! Senin açıp yaydığını dürecek, senin dürdüğünü de açıp yayacak, hiçbir kuvvet yoktur. Senin dalâlette bıraktığını hidayete erdirecek yok, senin hidayete erdirdiğini de saptıracak yoktur. Senin vermediğini kimse veremez ve senin verdiğini de kimse engelleyemez.

 

“Allahım! Rahmet ve bereketini, fazl ve keremini bize aç, yay üzerimize!

 

“Allahım! Ben, yoksul olduğum günde senden nimet, korkulu olan günde de emniyet dilerim!”

 

 

 

“Allahım! İmanı sevdir bize! Kalplerimizi imanla süsle! Küfür, isyan ve tuğyandan nefret ettir bizi! Din ve dünyamıza zararlı olan şeyleri bilenlerden, doğru yola erenlerden eyle bizi!

 

“Allahım! Bizleri, Müslüman olarak yaşat, Müslüman olarak öldür! Bizi, sâlihler ve iyiler zümresine kat; ki onlar, ne şeref ve haysiyetlerini kaybedenler ve ne de dinlerinden dönenlerdir.

 

“Allahım! Senin Peygamberini yalanlayan, senin yolundan yüz çeviren, Peygamberinle savaşan kâfirlerin cezalarını ver, onlara hak ve gerçek olan azabı indir!”

Peygamberimizin  bu içten dualarına sahabe efendilerimiz de bütün samimiyetleriyle amin dediler…

Uhud’dan Medine’ye dönen Peygamber Efendimiz(sav), müşriklerin geri dönüp Medine’ye saldırmaları ihtimalini göz önünde bulunduruyordu.

 

Ayrıca Uhud mağlubiyetinin Müslümanlar aleyhinde meydana getirdiği   menfi  havayı kırmak  ve Müslümanların dimdik ayakta olduğunu çevredekilere göstermek gerekiyordu…

 

Peygamber Efendimiz(sav), Uhud’dan Medine’ye Cumartesi günü dönmüştü. Pazar günü sabah namazını kıldırdıktan sonra Hz. Bilâl’i huzuruna çağırdı ve “Resulullah, düşmanınızı takip etmenizi size emrediyor! Dün, Uhud’da bizimle birlikte çarpışmada bulunmayanlar gelmeyeceklerdir. Sadece, Uhud’a katılanlar geleceklerdir!” diye seslenmesini istedi…

 

Sahabelerin çoğu Uhud’dan yaralı ve bitkin dönmüşlerdi. Buna rağmen  Peygamberimizin(sav) davetine icabet etme hususunda tereddüt etmediler…

Maddi açıdan  zahiren çok ağır  darbeler  almışlardı Efendimiz(sav) ve sahabeleri ama hak bildikleri yoldan asla ayrılmamış , istikrarlarını ve vefalarını muhafaza ederek Allah yolunda yürümeye devam etmişlerdi… Zor şartlar, ağır yenilgiler, onların aşkını şevkini ve davalarına olan ümitlerini hiçbir zaman kıramamıştı…

 

Ümit ULUDAĞ

YORUMLAR






    0 YORUM