USD
EURO
ALTIN

Bunca Süslü Tuğralar ve Mühürler

Yirmi İkinci  Söz’ün Birinci Makamının İkinci Bürhanında Bediüzzaman Hazretleri diyor ki…

Bunca Süslü Tuğralar ve Mühürler
Yazı fontunu küçültür Yazı fontunu büyütür

”Kör, topal ve sağır bir adam, Amerika ve Avrupa’nın en ileri fabrikalarında gitse ve usta gibi çalışsa elbette biliriz ki, onu yönlendiren bir ustabaşı vardır.”

Safvet Senih / Samanyoluhaber.com

Yirmi İkinci  Söz’ün Birinci Makamının İkinci Bürhanında Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:

(Bu arada bir hatıramı anlatmadan geçemeyeceğim. 12 Mart 1971 Muhtırası hengamında bir akşam arkadaşlarla toplanıp 31 Mart gecesi Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Risale-i Nurlarını okuyorduk. Baskın oldu. Bizi mahkemeye çıkardılar. Hâkim elindeki kağıdı okuyordu. “Said-i Kürsînin, Çuvallar isimli kitabını okurken…” diye bir şey söyledi. Biz de “Said-i Kürsî değil; Said Nursî…  “Çuvallar diye bir kitabı yok o da “Şualar” isimli kitabıdır, dedik. Bu sefer hâkim de “Siz bu işi iyi biliyormuşsunuz” diyerek, bizi tevkif etti… Biz tutuklu iken “sıkıyönetim” ilan edildi. Bu sefer davamız darbecilerin mahkemesine havale edildi.

Askeri mahkemede ifade verirken ve müdafaa ederken ben hep “Bediüzzaman” diyordum. Askeri  Savcı Nurettin Soyer, bu kelimeyi çok içerliyormuş. Bir seferinde, Mahkeme Heyetine “Görüyorsunuz işte bu sanık, burada bile Nurculuk propagandası yapıyor; Bediüzzaman deyip duruyor.  Çünkü Bediüzzaman, zamanın hârikası demektir.” dedi. Bunun üzerine  Avukatımız Latif İslam Bey, söz aldı ve “Bediüzzaman ism-i hastır. Yani özel isimdir. Mesela sayın savcının ismi Nureddin… Kelime mânâsı, dinin nuru demek… Peki şimdi Savcımız dinin nuru mu gerçekten?” dedi. Savcı dine inanmayan hatta düşman olan bir materyalist birisiydi. )

“İKİNCİ  BİRHAN: Gel bütün bu ovaları, bu meydanları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et. Her birisinde o gizli Zat’tan (c.c.) haber veren işler var. Âdeta her biri birer turra, birer mühür gibi; o gaybî Zat’tan (c.c.)  haber veriyorlar. İşte gözünün önünde, bak; bir dirhem pamuktan ne yapıyor. (Tohuma işarettir. Mesela bir zerre gibi bir afyon tohumu, bir dirhem gibi bir zerdali çekirdeği, bir kavun çekirdeği, nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş yapraklar, patiskadan daha beyaz ve sarı çiçekler, şekerlemeden daha tatlı ve köftelerden ve konserve kutularından daha lâtif, daha leziz, daha şirin meyveleri hazine-i rahmetten getiriyorlar, bize takdim ediyorlar.)

Bak, kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki; bizim gibi binler adam giyse ve yese, kâfi gelir. Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını; gibi avucuna aldı, bir et parçası yaptı; bak, gör… (Unsurlardan canlı cismi yaratmaya ve nutfeden hayat sâhibi varlığı icat etmeye işarettir.)  İşte ey akılsız adam!  Bu işler öyle bir Zât’a (c.c.) mahsustur ki; bütün bu memleket, bütün eczasıyla (bütün parçalarıyla) O’nun kuvvetinin mucizesi altında duruyor, her arzusuna râm oluyor.”

Kur’an mâkûliyetinde düşünüldüğü zaman bu husus, açıkça görülür:

“Evet, havanın her bir zerresi, her bir canlı varlığın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir. Halbuki; onların teşkilâtları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizamları var. Bir incir meyvesinin  fabrikası, faraza çuha makinesi gibi olsa; bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkezâ… o binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi, hava zerresi bütün onlara girer veya girebilir ve gayet hikmetlice ve ustabaşı gibi yanlışsız olarak işler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar gider. İşte hareketli havanın, hareketli zerresi, ya nebâtâta ve hayvânâta, hatta meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen suretlerin, mikdarların teşkilâtını, biçimini bilmesi lâzım geldiği; veyahut onlar bir bilenin emir ve iradesiyle memur olması lazım geldiği gibi…

Sâkin toprak, sakin olan herbir zerresi, bütün çiçekli nebâtatın ve meyvedar ağaçların tohumlarına vesile ve kaynak olmak kâbil olduğundan, hangi tohum gelse ve o zerrede, yani misliyet itibariyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsus bir fabrika ve bütün levazımatına ve teşkilatına lâzım bütün cihazatı bulunduğundan, o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta ağaçlar, nebâtat, çiçekler ve meyvelerin çeşitleri adedince muntazam mânevî makine ve fabrikaları bulunması veyahut mucizekâr, herşeyi hiçten icad eder ve herşeyin herşeyini ve hiçbir cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır; veyahut bir Kadir-i  Mutlak, bir Alîm-i Külli Şey’in emir ve izniyle, havl ve kuvvetiyle o vazifeler gördürülür” (Otuzuncu Söz)

Kör, topal ve sağır bir adam, Amerika ve Avrupa’nın en ileri fabrikalarında gitse ve usta gibi çalışsa elbette biliriz ki, onu yönlendiren bir ustabaşı vardır. Şimdi insan yapısı bu fabrikalara göre binlerce kat daha mükemmel canlı vücudlarda çalışan akılsız, şuursuz atom zerreleri çok daha harika işler yapıyorlar. Bir karaciğer beş bin fabrikadan müteşekkil bir organizma olarak bilim adamlarını hayrette bırakıyor. Şimdi karaciğerin hücrelerinde çalışan atom zerrelerinin ustabaşısı kim? Kendi kendine olması mümkün mü?..

İşte Yirmi İkinci Sözdeki, diğer Burhanları ve Lem’aları da işte bu gözle ve bu duyarlılıkla okumak gerekir. Risale-i Nurlar, çağımıza ve gelecek çağlara Kur’an makuliyetinde mesajlarıdır elbette.

YORUMLAR






    0 YORUM